Modern Sanatın Yenilikçi Öncüsü Sidney Bienali

Bienal, Fransızca “her bir diğer yıl” anlamına gelen ve iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen addır. Genellikle sanatsal veya kültürel etkinlikler için kullanılan bir isim. En eski bienal, 1895’ten beri düzenlenen Venedik Bienali’dir.

Türkiye’de 1987’den beri Uluslararası İstanbul Bienali düzenleniyor. Avustralya’da ise 1973’te başlayan Sidney Bienali, Sao Paulo ve Venedik’ten sonra üçüncü en eski bienal olma özelliğini taşıyor.

Avustralya bilindiği üzere Pasifik Okyanusu’nda, dünyanın geri kalanından oldukça uzakta olan, kendi içinde ve kendine özgü olarak gelişen bir kıta. Bugünlerde uçağa atlayıp Avustralya’ya 20 küsür saatte vardığımızdan diğer ülkelerle arasındaki uzaklığı ilk başta pek fazla hissettirmiyor. Oysaki eski zamanlarda Avustralya kıtasına gemi ile ulaşmak 3 ay sürüyordu. Bu coğrafi uzaklık ülkenin bir çok alanda dünyanın geri kalanından koparak, yerel etkinliklere daha çok ağırlık vermesine neden oldu.

Bu yüzden, Avustralya’da düzenlenen bazı etkinlikler dünyanın geri kalanı ile köprü niteliğindedir. Sidney Bienali de buna en güzel örneklerden biri. Sidney Bienali uluslararası modern sanat etkinlikleri arasında en yenilikçi ve en provakativ sanat eserlerine sahne olmakla övünüyor. 100’den fazla ülkeden olacak şekilde, neredeyse 1,800 sanatçının eserlerini ve fikirlerini çekinmeden paylaşabileceği bir platform sunuyor.

Avustralya’ya taşındığımdan beri 2018 ve 2020 yıllarında düzenlenen son iki bienali de gezme fırsatı buldum. Eserlerin çoğu Modern Sanat Müzesi, Yeni Güney Galler Sanat Müzesi ve Kakadu (Cockatoo) Adası’nda sergileniyor. Gezdiklerim arasında en çok ilgimi çeken Kakadu Adası’nda sergilenen eserler oldu. Çünkü bahsi geçen ada başlı başına mükemmel bir kentsel dönüşüm örneği, dahası bu ada UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. Endüstriyel ve sanatsal bir alan olan Kakadu Adası, ilk olarak mahkûmların tutulduğu yerken, sonrasında gemi tersanesi olarak kullanıldı. Günümüzde ise sanatsal etkinliklere sık sık ev sahipliği yapan açık hava müzesine dönüştürüldü.

2018 yılında düzenlenen Sidney Bienal sanat etkinliğinin teması fazla duyulmamış bir kavram olan üstdüşüm (Superposition) olarak belirleniyor. Üstdüşüm iki veya daha fazla fiziki durumun aynı anda, aynı yerde üst üste veya iç içe bulunmasıdır. Bienalde bu tanımdan yola çıkarak üstdüşümün her durumda uygulanabileceğini savunuyor. Kültürlerin doğayı, değişen iklimi, toprak mülkiyetini, insanlık tarihini ve modern sanatı nasıl algıladığını ve çıkarımladığını vurguluyor. Sidney Bienali de farklı algı ve bakış açıları sayesinde, bahsi geçen fenomenlerin kendi aralarında etkileşerek dengeye ulaştığını eserler aracılıyla sanat severlere sunmayı hedefledi.

2020’de düzenlenen bienal ise Aborjinler ve diğer yerli halkların kimlik savunması için güvenli bölgeyi oluşturmayı amaçlıyordu. Böylece Aborjin ve Maori gibi bölgedeki yerli hakları savunan ve bu halkarın yaşadıklarını gözler önüne seren eserler ağırlıkta oldu. Irili ufaklı heykeller, fotoğraflar, resimler ve çeşitli malzemeler kullanılarak hazırlanan yapıların yani sıra son bienalde çok sayıda video sanatı bulunuyordu.

Diyarbakır Türkiye’den katılan Erkan Özgen’nin de 3 tane video sanatı, Sidney Modern Sanat Müzesi’nde sergilendi. Videolarında, Türkiye sınırında yaşayan Suriyeli bir çocuğu ve sığınmacı Yezidi kadınları içeren görüntüleri paylaşıyor. Özgen savaş ve şiddet içeren unsurlar yerine kişilere ve objelere odaklanmayı tercih ettiğini belirtiyor. Özgen’in eserleri, Sidney sanat severler tarafından ilgiyle karşılandı. Eserlerle ilgili yorumlar arasında, ülke gündemindeki yoğun bilgi akışı nedeniyle bu tür kesimlerin bazen bilerek göz ardı edildigi belirtildi. Erkan Özgen’nin çalışmaları, Avustralya’da yaşayanların, savaşla iç içe yaşayan toplumları görmelerini ve onları tanımalarını sağlıyor.

Sidney Bienali uluslararası alanda ben burdayım dediği gibi yerel etkinlikleri de kucaklıyor. Kapsamlı etkinlikler ve sergiler düzenleyerek, her seferinde, ezber bozmaya ve kabul edilmiş öğretilerin doğruluğunun tartışılmasına olanak sağlayan sanat eserleri ile harmanlanmış renkli ortamlar hazırlıyor.

Avustralya Archibald – Wynne – Sulman (2020) Ödülleri

Archibald Wynne Sulman ödülü, Avustralya’nın en önde gelen kültürel ve sanatsal etkinliği olarak kabul ediliyor. 1921’den beri, Archibald Sanat etkinliği ülkede bulunan toplumların temsil edilmesine ve Avustralya yaşam tarzının gözler önüne serilmesine vesile oluyor.

Her yıl düzenlenen bu ikonik etkinlik sayesinde ülkede yaşayan sanatçıların eserlerini sergilenmesine olanak yaratıyor. Ayrıca genç yeteneklerin desteklenmesi amaçlanan kategoride de gelecek kuşak sanatçıların eserleri müzede sergileniyor. Üç alanda yarışmaya katılmak için Avusturalya’da ikamet ediyor olmak yeterli. Kazananlara 40,000 ila 100,000 Avustralya Doları arasında ödül veriliyor.

Bu sene düzenlenen etkinlikte önemli noktaları vurgulamak gerekirse 2012’den beri %10 artışla bu sene en fazla başvurunun – 2565 olduğu yıl oluyor. Ayrıca finale kalan 107 finalisten 26’sını Aborjin sanatçılar oluşuruyor. Azınlıkların, göçmen ve mültecilerin hem tema olarak sıkça işlenmesi hem de katılımcıların bu toplumlardan gelmesi ayrıca dikkat çekti.

Resim yarışması portre (Archibald), hikaye anlatımı (Sulman) ve manzara (Wynne) olmak üzere üç kategoriye ayrılmış.

Sulman ödülünde duvar resminin idealleştirilmiş ve dramatize etme eğiliminde olması bekleniyor. Başka bir deyişle sanatçının, tarih, edebiyat, mitoloji, felsefe ya da dini konulardan esinlenerek bir tema oluşurulması isteniyor.

Sulman kategori misafir jurisi, sanatçı Khadim Ali, hikaye anlatımı alanında Maikit Santiago’nun The Divine adlı eserini seçti. Khadim Ali eseri seçmesinde, Maikit’in kültürel ve sosyal bağların renkli ve eğlenceli görüntülerin dinsel unsurlarla harmanlanmasınından etkilendiğini belirtti. Sürgünde ve evden uzakta olma hissinin, mutluluk ile içiçe olmasını; dün, bugün ve yarın hakkında soruların sorulmasına imkan yaratıyor. Eserde anne ve çocuklar arasındaki ortak teşebbüsün geçmiş ve geleceğin kesişim noktası olmasına ve resmin her bir parçası birleşince ortaya güçlü görsel bir iletişim dili çıkıyor.

Wynne ödülü ise 1897’den beri Avusturalya görünümünü en güzel şekilde resmeden sanatçılara veriliyor. Peyzaj, Avusturalyalı sanatçılar tarafından en çok tercih edilen konu. Manzara resmi yıllar içinde ülkede değişen estetik algısını ve gelişen çevresel sorunları yansıtmaya devam ediyor. Geçmişte Wynne ödülünü alan ressamlar günümüzde Avusturalya sanat camiasında önemli yer edindi ve eserleri bir çok devlet müzesinde sergilenmekte.

Bu sene Wynne ödülü Aborjin sanatçı, Hubert Pareroultja’ya layık görüldü. 5 senedir üst üste bu kategorinin kazananı Aborjin sanatçılar oluyor.

Archibald ödülünün kazananı ise yine bir Aborjin sanatçı, Vincent Namatjiraya. Wynne ödülünün aksine, ilk kez portre alanında kazanan Aborjin bir sanatçı oluyor.

Sanatçı eserde kendini, Avustralya’da tanınmış Aborjin toplum savunucusu ve topluluk lideri olan eski rugby oyuncusu Adam Goodes ile beraber resmediyor. Adam Goodes spor kariyeri boyunca sahalarda sık sık ayrımcılığa ve ırkcı söylemlere maaruz kaldı. Vincent Namatjira, Goodes ve kendisinin geçmişte benzer deneyimler yaşadıklarını, Avusturalya’daki devlet politikalari yüzünden Aborjin kültüründen ve dilinden uzaklaştırıldıklarını belirtti.

Eserlerin konuları ve kazananların toplumsal cinsiyet, kültürel, dilsel, ve etnik toplumlardan seçilmiş olması etkinliğin çeşitliliğe geniş alanların temsilinin ne kadar önemsendiğine dikkat çekiyor.

Bu sebeple ipi göğüsleyen sanatçı ve eseri kadar, finale kalan katılımcılar ve resimleri de Avusturalya sanat severlerinin ve basınının ilgisini aynı ölçüde çekmeyi başardı.

Finale kalan eserlerden biri de İngiliz ressam Claus Stangl’ın L-FRESH The LION adlı eseri. Portresi yapılan L-FRESH The LION, Güney Batı Sidney’de yaşayan göçmen asıllı bir müzisyen. Şarkılarında sosyal adalet, eşitlik ve ırçılık konularına sıkca yer veriyor. Ayrıca belirtmek isterim ki, Batı Sidney’in nüfusu, şehrin %44’ünü, tüm ülkenin ise %9’unu oluşturuyor. Başka bir deyişle, Batı Sidney, Avusturalya’da kültürel ve dilsel farklılıkların en yoğun olduğu bölge olma özelliğini taşıyor.

Claus Stangl, L-FRESH’in yüzünü özellikle İngiliz Kraliçesi’nin para üzerindeki portresi gibi ama tek fark olarak batıya bakar şekilde resmediyor. Batıya doğru olması yeni bir bakış açısını, kırmızı Hindu başlık (patka – pagri) ise çokkültürlülüğü simgeliyor.

Avusturalya basınında ilgi çeken bir diğer eser ise Avusturalyalı ressam Angus McDonald’a ait. Günümüzde Avusturalya, ülke sınırlarına düzensiz giriş yapmaya çalışan sığınmacıları ülkeye almak yerine uzun süreli olarak kıta etrafında bulunan adalarda tutuyor. Avusturalya bu konudaki tutumuyla uluslararası toplum tarafından çok eleştirilmektedir.

Portresi yapılan Behrouz Boochani, İranlı-Kürt yazar, şair ve gazetecidir. 6 sene boyunca Manus Adası’nda gözaltı merkezinde tutulan sığınmacılardan sadece biri. 2018’de ressam Angus’un, Behrouz ile ilk kez iletişime geçmesi Manus Adası’nda yaşananları konu alan bir belgesel aracılıyla oluyor.

Fakat 2019’da ressamın, Behrouz ile yüzyüze görüşmek için adaya giriş yapmaya geldiğinde, Papua Yeni Gine görevlileri tarafından ilk Sidney uçağına bindirilip ülkesine geri yollanıyor. Temmuz 2020’de Yeni Zelanda hükümeti Boochani’ye mülteci statüsünü veriyor. Bu sayede ressam kendisini Yeni Zelanda’da ziyaret ediyor ve portresini resmedebiliyor.

Son olarak, Tsering Hannaford’ın Otoportresi finale kalan bir diğer dikkat çeken eser. Tsering Hannaford kendi portresini resmederken İtalyan feminist ve alaylı sanatçı Artemisia Gentileschi’den esinlendiğini belirtiyor. 6 kere Archibald ödülü finalisti olan Tsering Hannaford tıpkı Artemisia Gentileschi gibi kendi kendini eğiten bir kadın ressam.

Sidney’de yaşayan, Avustralyalı Türk ressam Mertim Gökalp ise 2013’te Avustralya’nın ünlü tiyatro sanatçısı Bille Brown’u resmettiği Türk Hamamındaki portresi ile Archibald Ödülü finalisti olmuştu.

(kaynak: https://www.artgallery.nsw.gov.au/prizes/archibald/2013/29371/)

Tüm eserleri görüntülemek için https://www.artgallery.nsw.gov.au/prizes/archibald/ sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Gizem Bekaroglu

SİDNEY’DE OKYANUSA GÖZ KIRPAN HEYKELLER (Sculpture by the Sea)

Gizem (BEKAROGLU) BERBEROGLU

Bir çok ülkede olduğu gibi Avusturalya’da da iki büyük şehir aralarında kıyasıya yarışıyor. Melburn ve Sidney her konuda liderliği göğüslemeye çalışıyor. Melburn kendini kültür ve sanat şehri olarak tanımlarken, Sidney ise ülkenin finans merkezi. Sidney yarışa sanat alanında, kendine özgü bir etkinlikle katılıyor. Doğal güzelliklerini sanat eserleriyle harmanlayıp ortaya görsel bir şölen çıkarıyor.

Avustralya okyanus kenarındaki sahilleriyle meşhur. Avusturalya kıtası, boylu boyunca muhteşem manzalarla çevrili. Arabanızı okyanusa doğru sürdüğünüzde karşınıza eşsiz bir sahil çıkması neredeyse kaçınılmaz. Avusturalya sahilleri devlet tarafindan çok sıkı bir şekilde korunuyor. Türkiye’nin aksine sahil kenarında otel, kafe ve restoran gibi yapılar görmeniz çok zor.

Sidney, bilindiği gibi ülkenin en kalabalık şehri. Sidney’in doğusundaki sahiller ise sörfçülerin, yerli ve yabancı tursitlerin sık tercih ettiği bölgeler. En bölgenin en popüler sahili de Bondi’dır (Bondi Beach).

Avusturalya’nın neredeyse her tarafında yürüyüş yolları var. Şehir merkezinden çıkınca aşağı yukarı bir saat içinde doğa yürüyüşü yapabilirsiniz. Özellikle kısa süreli gelen turistler genelde Bondi sahilinden başlayarak Coogee sahiline yürüyor (costal walk). Böylece ülkenin en güzel sahillerini kısa sürede yürüyerek görebiliyor. Bu sahiller zaten başlı başına görsel şölen niteliğindeyken bu güzelliğe ek olarak bir de yürüyüş yolu boyca irili ufakli değişik şekillerde sanat eserlerinin serpiştirildiğini hayal edin.

Sahil Kenarindaki Heykeller adlı açık hava sergisi, her yıl Ekim ayında başlıyor ve üç hafta sürüyor. Sahil kenarına yerleştirilen heykelleri, Avusturalya da dahil dünyanın çesitli ülkelerinden sanatçılar yolluyor. Eserler arasından her yıl juri tarafından ödüle layık görülen heykel seçiliyor. Heykeller iki kilometre uzunlugundaki sahile yerleştiriliyor. Bu organizasyon, dünyanın en geniş alana yayılan sanat etkinliği ünvanını taşıyor. Ayrıca ücretsiz!

Ben ilk kez 2018’de gittim. 2019’da ise 23.sü düzenlendi. Beni en çok etkileyen şey irili ufaklı eserlerin doğayla bir arada sunumuydu. Bazı heykeller sahile o kadar güzel yerleştirilmiş ki sergi olduğunu bilmesem sonradan konduğunu fark etmem imkansızdı. Ama öyle eserler de var ki ya rengiyle ya da boyutuyla tüm dikkatleri üzerine topluyor.

Beni bu sene en etkileyen eser Avusturalyalı sanatçının viewfinder (görüş arayan) adlı eseri. Uzaktan bakınca dört köşeli bir bacayı andırıyor. Ama dikkatli bakınca eserin içine ayna yerleştirildiğini fark ediyorsunuz. Aynaya bakınca dik açıdan yararlanılarak, dalgaların kayalara vuruşunu izliyorsunuz. Sanki başka bir boyuta geçiyormuşçasına orada dalgaların hareketini televizyon izler gibi gözlemliyor. Sanatçı farklı açılardan bakıldığında kişinin farklı derinlikleri nasıl fark edebileceğini vurgulamak istiyor.

Serginin bir bölümünde tüm heykellerin minyatürlerinin bulunduğu bir kapalı alan bulunuyor. Bunun sebebi ise yaşlı ve engelli sanat severlerin de eserleri gezip görebilmesini sağlamak. Sergiyi düzenleyen ekip bu sayede toplumun tamamının bu görsel şöleni deneyimleyebilmesini sağlamış.

Eserler heykeltraşlar ve organizasyonla ilgili daha fazla bilgiye https://sculpturebythesea.com’dan ulaşabilirsiniz.

Aborjin Kültür ve Sanatı

Gizem BEKAROGLU BERBEROGLU

Avustralya’da Aborjin tarihinin 60,000 ila 80,000 yıllık bir geçmişi var. Arkeologlar, bu kültüre özgü toprak boya kullanılarak bırakılan kalıntıların en az 40.000 yıl öncesine dayandığını saptadı. Kalıntılarda kültürel mirasın kendine has üslubu içinde yazılı belgeler yerine görsel ikon ve semboller kullanıldığı; özellikle hayatta kalma tekniklerinin ve arazinin nasıl verimli kullanılacağının hikâye anlatım tekniği ile betimlendiği ve nesilden nesile aktarıldığı görülür.

Bütün ilkel toplumlarda olduğu gibi Aborjinlerin toprağa olan bağlanımı çok kuvvetlidir. Aborjin anlayışı toprağın insana ait olamayacağını, ancak insanın toprağa ait olabileceğini vurguluyor. bu sebeple sahiplenici olmak yerine kollektif, paylaşım ve harmoni içinde süregelen bir yaşam biçimine dayalı.

Aborjin sanatının en bilinen tarzı olan nokta boyamada, avcı toplayıcı kültürünün özellikleri ve kuşbakışı görünüm hakimdir. Bu noktaların, saldırganlardan ve sömürgenlerden bilgi saklamak için bir nevi şifre ya da gizli bir iletişim aracı olarak kullanıldığına inanılıyor.

Kaya boyama, gravürler, kabuk boyama ve oyma en bilinen Aborjin sanat türleridir. Aborjinler binlerce yıldır toprak boyaları kullanarak özellikle vücutlarını ve kayaları boyadılarsa da asıl eserleri, 1930’lardan sonra oluşmaya başladı. Aborjin ressam, Albert Namatjira ilk batı tarzı manzara resimlerini sulu boya tekniği kullanarak yaptı. 1937 yılında, Albert Namatjira’nın ilk resim sergisi, Güney Avusturalya eyaletinin başşehri Adelaide’de sanatseverle buluştu.

1970’lere kadar sulu boya, Aborjin sanatçılar tarafından en tercih edilen teknik oldu. Fakat sonradan, toprak boya yeniden tercih edildi. Sanatçıların, Aborjin hikayelerini ve ritüellerini pano ve tuvale aktarması konusunda teşvik edildi. Böylece uluslararası ün kazanan, Aborjin sanat akımı doğdu. Bu akım, 20. Yüzyılın en heyecan veren modern sanat formu olarak kabul edilir.

Bu akım sayesinde, Avustralyalı Aborjin sanatçılar kendi yaşadıkları bölgeye ve dillere özgü bir sanat formu ve kimlik oluşturdu. Bugün, bir resmin renklerine ve tekniğine bakıp nerede yapıldığına dair bir fikir yürütülebiliyor. Clifford Possum Tjapaltjarri’nin “harita serisi” ve Emily Kame Kngwarreye’nin “Evrenin Oluşumu tablosu” en bilinen Aborjin eserlerdir.

İnsanlık tarihinde, Yöresel Aborjin sanatı, tartışmasız en eski ve varlığını en uzun sürdüren kültürel birikim olmanın haklı gururunu yaşıyor…

Avustralya ve Göç

                            Gizem BEKAROGLU BERBEROGLU

Elbet bir çoğumuz hayatlarını ve yaşanmışlıklarını, çantalara doldurup, bilinmeyen diyarlara göç etti ve etmeye de devam ediyor. Kimileri gittikleri ülkelerde kaldı ve yerleşti. Kimisi ise belli bir süre kaldıktan sonra vatanına geri döndü. Benim göç hikayem bir çoğumuzun hikayesine benziyor. Erkek arkadaşım yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla Avustralya’ya yerleşti. Ben de belli bir zaman sonra onunla evlenip peşinden Sidney’e göç ettim. İşten ayrılıp, eşyaları kutulayıp ülkeden ayrılma hazırlığı mı beni daha çok zorladı, yoksa yeni bir ülkeye gelip oraya alışmak mı daha zordu tam emin olamıyorum.

Bu sebeple uzmanlar, göçün etkilerini göç-öncesi, göç süreci ve göç-sonrası olmak üzere üç evreye ayırarak değerlendiriyor. Avustralya, göç sonrası diye bahsettiğimiz sürece bir hayli önem veren ve etkin programlarla yöneten ülkelerden biri. Elbette Avustralya’nın muhafazakar göç politikalarını, tarih boyunca göçmen alırken uyguladığı ayrımcı tutumunu da unutmamak gerekiyor. Fakat yasal yollardan gelen mültecileri ve vasıflı göçmenlerini topluma kazandırmak için devlet destekli programları geliştirip uygulanması konusunda ciddi teşvikleri var.

Kar amacı gütmeyen kuruluşlar aracılıyla, göçmenler ve mülteciler İngilizce öğrenmeleri için kurslara yönlendiriliyor. Geldikleri ülkede edindikleri meslekleri icra edebilmeleri için denklik ve uyum programlarına kayıt ediliyor. Birçok kurum ücretsiz öz geçmiş hazırlama hizmeti sağlıyor. Avustralya’da ev kiralamak için referanslara ve konut geçmişine ihtiyaç duyulur. Bu yüzden ev kiralamak baya zorlu bir süreç. Bu süreci anlatan ve destek sağlayan danışman kuruluşlar var. Çocukların okula kaydolması, kimliklerin ve sağlık belgelerinin çıkarılması bu hizmetlerden sadece bazıları…

Avustralya’nın göç politikalarının gelişimi sürecine baktığımızda yukarıda bahsettiğim gibi ciddi ayrımcılıklara şahit oluyoruz. Bağımsızlığını elde etme konusunda, Avustralya’nın süreci Amerika Birleşik Devletleri’nden çok farklı gelişiyor. Başlangıçta, ABD ve Avustralya, ikisi de İngiliz (Birleşik Krallık) kolonisi olarak kuruluyor. Fakat Amerika’daki 13 koloni ödediği yüksek vergilerden ötürü ve o zamanın güç dengeleri yüzünden, Fransa’nın da desteğini alarak İngiltere’ye karşı ayaklanıyor. 7 yıl süren direnişten sonra 1776 yılında ABD bağımsızlığını elde edip İngiltere ile tüm bağlarını kopartarak kendine özgü devlet yapısını ve politikalarını geliştiriyor.

Avustralya’da ise bağımsızlık ya da kurtuluş günü yoktur. Britanya ile bağlarını hiçbir zaman tamamen koparmaz. Avustralya hala daha İngiliz Uluslar Topluluğu’nun bir parçasıdır. Coğrafi konumundan dolayı, Avustralya’nın Kanada ve ABD’ye nazaran daha uzakta olması, İngilizlerin Avustralya’da bulundurduğu temsili hükümet ile iletişiminin aylar sürümesine neden oluyordu. Bu da İngilizlerin bölge üzerindeki etkinliğini azaltıyordu. Sömürge yönetimini sürdürmek için büyük çaplı bir ordunun konuşlanması durumu, Britanya için ciddi bir maddi külfetti. Bunlara ek olarak, Avustralya’da İngiltere’ye rakip olacak, Fransa ve Hollanda gibi, başka bir sömürgeci birlik olmadığından, Britanya kendi isteğiyle kıtanın yönetimini zaman içinde sömürgecilere güç kullanmadan bıraktı.

Avustralyalılar kendilerini tanımlarken İngiliz değerlerini temel aldılar. Bu sebeple, 1900’lerin başında Avustralya yönetimi, anayasasını oluştururken göç politikalarını belli tebaaya yönelik belirledi. Beyaz Avustralya politikasını kabaca açıklamak gerekirse, Avrupa ya da Britanya kökenli olmayan göçmenlerin Avustralya’ya gelmesini engelleme amaçlı bir devlet politikasıdır. Birçok kaynağa göre bu ayrımcılığın başlıca sebebi, Avustralya’nın düşük sayıda olan nüfusunu sadece İngilizlerin ve İrlandalıların gelmesine izin verecek şekilde arttırmayı hedeflemesiydi.  

Avustralya Başbakanı Ben Chifley, 1945-1949 yılları arasında ayrımcılığı bir adım daha ileri götürüp savaş sonrasında Asya’dan ülkesine dönen askerlerin gelirken yanlarında Asyalı eşlerini ve çocuklarını getirmelerine bir süre izin vermedi. Aynı başbakan özellikle Baltık ülkelerinden (Estonya, Letonya ve Litvanya) göçmenlerin gelmesini istedi. Bunun sebebi ise çoğunluğunun eğitimli, vasıflı, sarışın ve mavi gözlü olmalarından kaynaklanıyordu.

Temsilciler meclisi üyesi James Black Ronald, 1901’de ideal Avustralya’nın kar gibi beyaz, kusursuz ve ari kalması gerektiğini vurguladı. Beyaz ırkın üstünlüğünü kabul eden politikalar yüzünden maalesef demografi ve anlayış ayrımcılığı temel alınarak göç politikaları şekil aldı. Avustralya’nın aksine, ABD, İngiliz kimliğinden hızla sıyrılarak Avrupa’dan Meksika’dan ve Asya’dan göçmenlerin gelmesini teşvik etti.

Avustralyalıların, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda verdiği kayıplar yüzünden nüfusu 8 milyonun altına düştü. Avustralya doğal kaynakları ve bakir toprakların bolluğu yüzünden hemen yanı başında olan ve küçük karasal alanlara sıkışık bir şekilde yaşamaya çalışan Asya ülkelerinin tüm dikkatlerini üzerine çekiyordu. Buna ek olarak, Japonya’nın 100 milyondan fazla nüfusu, Endonezya’nın ise 200 milyona yaklaşan nüfusuna karşı koyması neredeyse imkansızdı. Bu yüzünden Avustralya politikacıları bir an önce göç yasalarını değiştirmeleri gerektiğini anladı.

Beyaz Avustralya politikasının şartları 1960’larda hafifletilip, 1973’te ise yürürlükten tamamen kaldırıldı. Avustralya’da ayrımcılığı ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılan çok kültürlü politikalar uluslararası toplum tarafından takdirle karşılandı. Fakat neredeyse bir asır boyunca süre gelen beyaz ırkın üstünlüğünü vurgulayan politikalar toplumun anlayışına ve işleyişine nüfus etti. Avustralya toplumu bu ayrımcı anlayışından ne ölçüde kurtulduğu ciddi bir tartışma konusu. Victoria eyaletinin başşehri Melburn’de bu tartışmayı bir adım daha ileri götürüp, Avustralya’nın göç tarihinini gözler önüne seren bir müze bulunuyor.

Devlet destekli Melburn Göç Müzesi (Immigration Museum) kişilerin neden yaşadıkları yeri bırakıp başka ülkeye göç ettiğini anlatıyor. Daha iyi yaşam çoğu zaman bireyler içinde bulundukları standartları yükseltme isteğinden ötürü bulundukları ülkeyi kendi iradeleri ile terk ediyor. Bazı istenmeyen durumlarda ise kişiler ülkelerini kendi iradeleri dışında terk eder. Savaş yüzünden bazen hayatta kalmanın tek koşulu ülkeden çıkıp gitmektir. Özgürlük için hatta sadece hayatta kalabilmek için yer değiştiriliyor. Doğal afetler kitlelerin toplu halde ülkeden ayrılıp güvenli bir sığınak aramasına neden oluyor. Aile birleşmesi Avustralya’ya asıl göç nedenlerinden biri. Evlilikler güçlü aile bağları yüzünden bir çok insan Avustralya’ya göçmüştür.

Müzenin ilerleyen bölümünde ise Avustralya’nın muhafazakar göç politikasını kronolojik olarak açıklıyor. Göçmenlerin çoğunlukla ötekileştirmeye, ayrımcılığa ve yabancı düşmanlığına maruz kaldıkları yerler, genelde toplu taşım araçları oluyor. Müzenin bir kısmında buna örnek teşkil edecek bir sahneyi video kaydı olarak yer veriliyor. Böyle bir durumda, diğer Avustralyalıların ayrımcı şekilde davranan kişiyi uyarması gerektiğini ve yabancılara karşı daha anlayışlı olunması gerektiğini vurguluyor. Elbette bu hepimizin kişisel eleştiri yapmasını gerektiren bir durum.

Müze etkinlikleri kapsamında belli aralıklarla göçmen toplumların kimliğini, kültürlerini gelenek ve göreneklerinin anlatıldığı aktiviteler ve festivaller de yapılıyor. Benim müzeyi ilk kez ziyaret ettiğim sene, yani 2018’de Türkiyelilerin Avustralya’ya göç etmesinin 50. yıl dönümüydü. Buna ithafen, Ankara’daki Avustralya Büyükelçiliği’nin girişimi ile Melburn Göç Müzesi’nde çeşitli etkinlikler düzenlendi. Müzede Türkiyeliler ve Kıbrıslı Türkler ile ilgili detayları öğrenme şansı buldum. 1968 yılında ilk Türk kafilesini taşıyan uçak Sidney’e indiğinde, Türkiye’den gelen göçmenleri Kıbrıslılar karşıladı. Kıbrıslı Türklerin Avustralya’ya göç etmesi ise 1940’lı yıllara dayanıyor. Kıbrıslı Türkler, Beyaz Avustralya politikasının uygulandığı o yıllarda, Avustralya’ya kabul edilen Müslüman gruplardandı. Bilgilendiren ama yeri geldiğinde geçmişte yapılan yanlışlıkları gösteren, bu hatalardan dersler çıkarmamıza vesile olan müzelerin, kurumların ve etkinlerin her ülkede artması dileğiyle…

Yeni Zelanda – Kuzey Ada

Yeni Zelanda Türkiye’ye vize uygulayan ülkelerden biri ama karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde normalde 250 küsür dolar olan vize ücreti biz Türklere sadece 40 dolar. Fakat vizenin çıkma  süresi uzun sürebiliyor. Normalde Avrupa ya da Amerika Birleşik Devleti gibi ülkelere vizenin çıkması bir hafta sürerken, Yeni Zelanda vizesinin çıkması en az 2 ayı buluyor.

Yeni Zelanda güney yarım kürede bulunmaktadır. Kuzey ve Güney olacak şekilde iki büyük adadan oluşur. Benim için Yeni Zelanda dünyanın bittiği yerdir. Hatta eşim Mert, Avusturalya’ya kalıcı olarak taşınmaya karar verdiğinde “neden Yeni Zelanda’ya gitmiyoruz, Avusturalya yeterince uzak değil” diye kinayeli bir yorum yaptığımı çok iyi hatırlıyorum.

Mert’le çok hesap kitap yapmadan, Auckland’a uçak biletimizi alıp, gezi planlarımızı yapmaya başladık. Yeni Zelanda’ya gitmiş olan arkadaşlarımız, ülkenin hangi tarafına gideceğimizi sordu. O esnada gidenlerin direk Güney tarafa uçtuğunu, Kuzey’i göremeden ülkeden ayrıldıklarını anladık. Eğer Kuzey’den Güney’e geçmek istenirse de daha uzun süreli kalmak gerekiyordu. Bizim gittiğimiz süre zarfında ülkeyi baştan başa görmek neredeyse imkansızdı. Kuzey’e gidiş dönüş olacak şekilde bilet ayarladığımız için, son anda değişiklik yapıp, Güney’ine geçebilir miyiz diye hesaplar yapmaya başladık. Yeni Zelandalı arkadaşlarım dahil herkes şiddetle Güney adaya gitmemizi tavsiye ediyordu. Güney’de olan muhteşem dağları ve tabiat harikalarını anlata anlata bitiremiyordu hiçbiri. Lakin biz, ilk planımıza sadık kalarak sadece Kuzey’i gezmeye karar verdik.

Yeni Zelandalılar Okyanusya’da “kiwi” olarak da biliniyor. Biliyorum aklımıza ilk olarak kiwi meyvesi geliyor ama bu kiwi başka kiwi. Kiwi kuşu, karanlıkta ortaya çıkan yuvarlak gövdeli uzun çubuk gagalı, sakin utangaç bir kuş. Genelde hava karardığında ortaya çıkıyor. Yeni Zelandalılar kendilerini, ülkelerine has bu kuşla tanımlıyorlar. Bu tatlı kuşların maalesef sayıları gittikçe azalıyor. Yol kenarında karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araçların çarpması sonucu birçoğu hayatını kaybediyor.

Yeni Zelanda yerlilerine “Māori“ deniyor. Māori yerlilerinin ülkeye Doğu Polinezya Adaları’ndan göç ettiği bilinmekte. Māoriler Kuzey’de dört beş kabile, Güney’de ise iki kabile olacak şekilde bölgeye dağılmışlardı. İngilizler karaya ayak basana kadar aralarında çok kanlı gerilla savaşları yaşandı. Fakat yabancı istilacıların geldiğini anlayan Māori kabileleri İngilizlere karşı hızla birleşip saldırmaya başladı. İngilizlerin alışkın olmağı bu saldırı taktiklerini ve vahşi doğa koşullarını avantaja çeviren Māoriler, İngiliz sömürgecilerine göz açtırmadı. Pes eden koloniciler, stratejilerini Māoriler’ile uzlaşma yönünde değiştirdi. Māoriler ise İngilizlerin sunduğu yenilikleri benimseyip, ticarete ve müzakereye sıcak baktı. Māoriler ve İngilizler arasındaki barış anlaşması, tarihte ilk kez yerli halkla imzalanan “ateşkes” anlaşması olduğunu öğrendik.

Yeni Zelanda yerlileri (Māoriler) ve Avusturalya yerlilerine (Aborijinlere) kıyasla daha savaşçı ve güçlüdür. Dahası, Māorilere kıyasla Aborijinler, Avusturalya’da dağınık halde gruplaştı ve her bölgede farklı dille iletişim kurdu. Bu sebeple, Avusturalya yerlileri İngilizlere karşı defansa geçecek etkin ve hızlı bir iletişim ağı kuramadı. İngilizler Avusturalya’da yerli halka karşı ciddi bir üstünlük sağladi ve kısa sürede kıtanın önemli noktalarını ele geçirdi. Bu tarihsel farklılıklar, Yeni Zelanda ve Avusturalya arasında gözle görülür farklılıklara neden oldu.

Māorierin yaşadıkları toprakları savunurken kazandıkları üstünlük sayesinde İngiltere tarafından asimile edilemedi, böylelikle günümüze kadar İngilizlerle eşit statüde yaşadı. Yeni Zelanda’nın şehir ve ilçelerinin hemen hemen hepsi Māori isimleriyle adlandırılıyor. İngilizce ve Māori (Te Reo) resmî dillerdir. Yeni Zelanda’nın en büyük ve kalabalık şehri olan Auckland’da gezerken gördüğümüz Māoriler neredeyse beyaz nüfustan fazlaydı.

Māori yerlilerinin iri ve güçlü gövdeleri hemen dikkat çekiyor. Haka dansını izlediyseniz savaşçı yanlarının nasıl anında ortaya çıktığı görünüyor. Eskiden babalar oğullarını savaşa yollamadan önce haka dansını yapardı ama günümüzde düğünlerde, futbol ya da rugby maç öncesinde veya cenaze sırasında da yapılıyor.

Çoğu Māorinin yüzünde değişik boyutlarda dövmeler vardır. Bu dövmeler sevdiği bira markası, araba resmi ya da eski sevgilisinin adı değildir. Dövmelerin kabile yaşamlarından gelen tarihi ve kültürel anlamları var. Yeni Zelanda’ya gittiğimizde dikkatimi çeken detaylardan bir diğeri de insanların taktıkları yeşim taşı (green stone) oldu. Bizdeki nazar boncuğu gibi orada çok yaygın olan bir taş. Bazı taşlar örgüye benzer şekillerde yapılıyor. Kavislerin kişiler arasındaki bağı temsil ettiğini ve bu taşı erkeğin kadına aldığını öğrendim. Bir başka enteresan detayı ise gezi sırasında okuduğum Sapiens kitabında fark ettim. Yeni Zelanda’da takriben 4 milyon insan yaşarken, koyun ve alpakaların sayısı aşağı yukarı 45 milyon kadardır.

Yeni Zelanda’ya varınca ilk iş karavanımızı (campervan) alıp kamp alanı arayışına girdik. Yeni Zelanda’da ancak devletin belirlediği yerlerde arabayı park edip kalabiliyorsunuz. Campervan ise minivan içinde tuvaleti, yatağı ve mutfak eşyalarının bulunduğu gezici bir araç. İstenilen yerde ve zamanda durup yemek yeniliyor. Durulan yerde istenilirse yüzüp, doğa yürüyüşleri yapabiliyorsunuz. Adeta kaplumbağa gibi evinizi sırtınızda taşıyıp keyifle bulunduğunuz ülkeyi ya da şehri geziyorsunuz.

Gezimize ilk olarak Piha sahilinden başladık. Burası siyah kum sahillerinden (black sand beach) en meşhur olanı. Jeolojik süreçler sonucu oluşan volkanik kaya parçaları zamanla dalgaların etkisiyle siyah kuma dönüşüyor. Böylelikle ortaya muhteşem bir görüntü çıkıyor. Aksama doğru güneş batarken gökyüzünde bulutlar pembe ve turuncu renklerine bulanmış kremalı tatlı gibi oluyor. Sahildeki siyah renkte olan kumlarla birleşince gerçekten ortam muhteşem bir tabloya dönüşüyor. Piha sahilindeki gün batımı gördüklerim arasındaki en güzeliydi diyebilirim.

Sonrasında kaynar jeotermal havuzları ile ünlü eski bir yerleşim yeri olan Rotorua’ya geldik.  Bu bölgede çok sayıda aktif volkan var. Gezerken toprağın tüttüğünü hatta fokur kaynadığına şahit oluyorsunuz. Biz olayı bir adım daha ileri götürerek Coromondel’de bulunan sahilin belli bir noktasında olan jeotermal alana gittik. Bu sahilde yanına alman gereken en önemli şey kürek. Sahildeki kumu kürek yardımıyla kazdıkça içinden kaynar su çıkıyor. Kıyıdan gelen soğuk dalganın suyu ile bu havuzu birleştirdiğinizde jakuzi hissi veren minik kumdan havuza sahip oluyorsunuz.

İstisnalar elbette kaideyi bozmaz ama genelde bir ülkenin başkenti sıradan olurken, en büyük şehri ise cıvıl cıvıl ve eğlencelidir diye düşünürüm. Bakınız Avusturalya’da Syndey ve Canberra, Hollanda’da Lahey ve Amsterdam elbette ki Türkiye örneğini verirsek İstanbul ve Ankara ikilisi en tipik olanlarıdır. Bu sebeple, Wellington’a giderken pek bir beklentim olmadan gittim. Buralara kadar gelmişken, Yeni Zelanda’nın başkentini de gezelim dedik. Wellington gerçekten ezber bozdu. Auckland ülkenin en büyük ve en gelişmiş şehri olmasına rağmen bana çok sıradan bir şehir gibi geldi. Wellington’da özellikle Küba sokağı baya alternatif dükkanların, kafelerin ve restoranların olduğu bir cadde. Sokak aralarında gezdikçe ilginç heykeller ve eserler karşınıza çıkıyor. Duvarlardaki grafitiler sokakları sanat galerisine çeviriyor. Karşıdan karşıya geçmek için yol kenarında beklerken bir anda trafik lambalarının kadın ve Māori figürlerinden oluştuğunu fark ediyorsunuz ve yüzünüzde bir tebessüm oluşuyor. Ayrıca Wellington dünyada kahve konusunda en iddalı şehirlerden biri. Kısaca Auckland ne kadar sade ve sıkıcıysa, Wellington da bir o kadar kişilikli, şımarık ve eğlenceliydi.

Taranaki dağı bana biraz Japonya’daki kuzeni Fuji dağını anımsattı. Gölleri çevresine toplamış etrafta başka rakip dağ olmadan tek başına tüm heybetiyle oturuyor Taranaki. Kahvaltımızı Taranaki dağını görme umuduyla Waikato gölünde yapmaya basladık. Sabırla dağın, bulut kümesinin içinden çıkıp bize gülücük atacağı anı bekledik. Taranaki, sahneye çıkma konusunda naz eden şarkıcı, sıra sıra gelen bulutlar ise bir türlü açılmayan sahne perdeleri gibiydi. Beklemekten bıkan yar gibi atladık vanımıza ve yollara düştük. Bir anda kendimizi dağın eteklerinde bulduk meğer boşuna gölün kenarında beklemişiz. Taranaki dağı tüm güzelliği ile karşımızda bize poz veriyordu. Dağın zirvesi bembeyaz karlarla kaplı aşağı doğru koyu gri siyah renkleri, eteklerine doğru yeşil ve bej renkte bitki örtüsüyle buluşuyordu. Manzara tek kelimeyle muhteşemdi.

Tongariro Ulusal Parkı, Yeni Zelanda’nın en meşhur doğa yürüyüşü rotalarından biri. Ngauruhoe, Tongariro ve Ruapehu dağlarının volkanik tepeleri arasında geçen yürüyüşe Tongariro Geçişi (Tongariro Alpine Crossing) deniyor. Biz de dağların birleştiği noktada bulunan doğa harikası göl birikintilerini görmek için Tongariro Ulusal Parkına yola çıktık. Yeterince erken yola çıkmadığımız için milli parka vardığımızda havanın kararmasına sadece bir kaç saat kalmıştı. Dolayısıyla yürüyüşü yapamadık. Onun yerine vanlarımızı, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde ‘Mount Doom’ olarak da bilinen Ngauruhoe Dağı’nı görecek şekilde park edip keyifle yemeğimizi yedik ve Yeni Zelanda şaraplarımızı yudumladık.

Benim fazla ilgi duymadığım ama ikizim Doğa ve eşim Mert’in hastası olduğu J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi kitabının beyaz perdeye uyarlandığı film setleri, Yeni Zelanda’nın bir çok köşesine dağılmış. Elimizden geldiğince bu kutsal yerleri yüzük aşkına tavaf etmeye çalıştık. Bu yerlerden en bilineni elbette ki Hobbit köyüdür (Hobbiton). Şahsen para tuzağı olduğu kanısındaydım ama yola çıktığımızda, Mert o kadar keyifliydi ki pek sesimi çıkarmadım. Fakat Hobbiton’a varınca sıradan bir yer olmadığını anladım.

Yüzüklerin Efendisi film yönetmeni ve ekibi set araştırması yaparken helikopter üzerinde Matamata yakınlarında Alexander ailesine ait etrafı koyunlarla kaplı, bu masalsı çiftliği görüyor. Konuyu görüşmek için çiftliğe sürpriz ziyaret düzenliyor. Film ekibi, evin kapısını çaldığında, çiftlik sahibi Ian Alexander’i rugby maçını izlerken yakalıyor. Ian da maçı kaçırmamak için meşgul olduğunu söylüyor ve ekibi geri çeviriyor. Yönetmen Peter Jackson çiftliği çok beğendiği için Alexander ailesiyle bir kez daha görüşme ayarlıyor. Bu sefer, film ekibini Ian’ın oğlu Craig karşılıyor. Craig çiftliğe gelenin kim olduğunu çok iyi bildiğinden, hemen o gün çekim konusunda anlaşıyorlar.

Köy, ilk olarak Yüzüklerin Efendisi üçlemesi için düzenleniyor. Film çekimleri bittikten sonra da tüm Hobbit evleri ve dekorlar sökülerek çiftlik eski haline dönüyor. Alexander ailesi, ekibin, Hobbit filmi için köyü yeniden kuracağı haberini alınca, bu sefer bu masalsı yapının kalıcı hale getirilmesi ve ziyaretçilere açılması konusunda ekiple anlaşır.

Evlerin bazıları 1 metreden küçük yapılmış bazıları ise 3 metre boylarında. Bunun sebebi Hobbit rolünü oynayanlar yüksek tavanlı evin yanında durduğu sahnelerde onların kısa olduğu algısını veriyor. Tam tersi Gandalf gibi iri figürler ise ufak boydaki Hobbit evlerinde çekilen sahneler sayesinde Hobbitlerden uzunmuş gibi duruyor. Buna zorlanmış perspektif (forced perspective) deniyor.

Hobbiton’un en ilgi çekici detaylardan biri, Bilbo Baggins’in evinin üzerindeki kocaman meşe ağacının sahte olması. Dahası her Hobbit evinin (Hobbit hole) bir teması var. Şirinlerdeki gibi aslında. Ressam hobbit, peynirci hobbit, terzi hobbit ve marangoz hobbit… Evler bu detaylar baz alınıp dekore edildi. Evlerin içine girip boş olduğunu görüp, göz yaşlarına boğulan ziyaretçiler varmış, bu hobbit yuvaları o kadar gerçekçi yani. Rehber eşliğinde Hobbit köyünü gezerken her bir hobbit evinin ince detaylarla inşaa edildiğini görebiliyorsunuz. Gerçekten masalsı bir köy yaratılmış. Her an köşeden Gandalf ya da Frodo çıkacak gibi hissediyorsunuz.

Gezimizi bitirip Avusturalya dönüş uçağımıza binerken, arkadaşlarımızın Güney ada hakkında söyledikleri aklıma geldi. Kuzey adadan bu kadar etkilendiysek, kim blir Güney ada ne kadar güzeldir diyerek ülkeden ayrıldık…

Hermitage Denince Aklınıza Sadece Müze Geliyorsa Bir Daha Düşünün!

2014 yazında babamla Baltık gezisine gittiğimde, ilk durağımız, Rusya’da St. Petersburg’du. Elbette orada ilk olarak muhteşem bir yapı olan Hermitage müzesine uğradık. Bu gezinin en güzel tarafı babamla gidiyor olmamın yanında tur rehberinin dayım olmasıydı. Zarif St. Petersburg şehrinin göbeğinde alabildiğince görkemliydi Hermitage. Turkuaz renk duvarlarını beyaz motifler çevreliyordu. Duvarların kenarlarındaki altın varaklar anında dikkat çekiyordu. Hermitage müzesinin kapısında sabırla içeri girmeyi bekliyorduk.

Normal şartlar altında, dayımın anlattıklarını dinleyecek, Rus tarihi ile ilgili güzel bilgiler öğrenecektik. Turdaki katılımcılar olarak toplamda 20 kişiydik. Müze yetkilileri dayıma 10 kişiden fazla grup halinde girilemeyeceğini söyledi. Böylelikle dayım beni oracıkta tur rehberliğine atadı. Eeee daha önce yapmadığım bir şey değildi. Üniversitede öğrenciyken ikizimle birçok kere Türkiye’nin çeşitli illerinde liderlik ve rehberlik yaptık.

Ben daha olayı kavramaya çalışırken dayım elime mikrofonu tutuşturdu. “Rastgele!” deyip yanımızdan ayrıldı. Yanımda mükemmeliyetçi bir Rus sanat tarihi uzmanı bitiverdi. Vladimir bana konuları İngilizce anlatacak, ben de onları anlayıp bir çırpıda Türkçe’ye çevirecektim. I.Nicholas, II.Catherine’ı aklımda tutayım derken tüm Romanov hanedanı çorba oluverdi. Tabii bizim mükemmeliyetçi Rus rehber şanlı tarihi karışırdığım için bana sinir oldu bir kere! Teyid etmek için ben soru sordukça sinirli sinirli cevap veriyordu Vladimir…

Tam isimleri kavrıyorum, konuyu güzelce çevirip anlatıyorum bu sefer vurucu kelimenin Türkçesi aklıma gelmiyor! Arada aslan babam sufle verip çeviriye yardımcı oluyordu. Hatta bir ara baba sevgisi kabarmış olacak ki, koruyucu bir tavırla, Vladimir’i kaşla göz arasında fırçaladı. Ona “Sen sanat tarihi uzmanısın, benim kızım sanat tarihine meraklı olduğu ve çeviri yapabileceği için, asıl tur rehberi olan dayısı onu gönüllü olarak yapması için seçti!’ deyip, “lütfen ona karşı daha anlayışlı ol!” diye de ekleme yaparak sevgili Vladimir’in ağzının payını verdi.

Sert taşa çarpan Vladimir kafa karıştırıcı detaylardan vazgeçip özet şeklinde anlatmaya başladı. Benim de heyecanım yatıştı. Adeta 40 yıllık rehber gibi konuları anlatıverdim. Heyecan içinde geçen rehberlik görevimden sonra gruptan ayrılıp üst katlardaki sanat tablolarını bir solukta gezdim. Tarihi geçmişi, kültürel mirası ve sanat eserleri zengin ve çeşitliydi. Tebessümle Hermitage’dan ayrılıp Baltık gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Sene 2018, Hermitage’in güzelliğini ve görkemini bizzat kendi gözlerimle gördüğümden, işe giderken bir afiş dikkatimi çekti. “Masters of Modern Art from Hermitage – Hermitage’dan Modern Sanatın Ustaları” sergisi Sydney’e gelmişti. Elbette bir sanat sever olarak ilk fırsatta galeriye koştum. İlk olarak sergiyi kendim gezdim tablolara tek baktım, notlarımı aldım. Rehber eşliğinde sergiyi yeniden gezmeye başladım. İçeri girdiğimde ünlü ressamlar ve onların tabloları tüm ilgimi çektiğinden, serginin temasıyla pek ilgilenmedim. Girişte yazan açıklamaları hızlıca okuyup eserlerin olduğu kısma koştum.

Rehber eşliğinde gezerken teması daha çarpıcı geldi. Rehberimiz öncelikle ‘hermitage’ kelimesinin anlamını açıkladı. Böylece bende taşlar yerine oturdu!

Eski yıllarda, her evde bir ‘Hermitage alanı’ bulunurdu. Bizim bildiğimiz ‘The Hermitage Museum’ aslında sözlükte ikinci anlama geliyor. Hermitage’in sözlükteki ilk kelime anlamı “inziva yeri” olarak geçiyor. İngilizce’de de benzer şekilde “refuge, sanctuary, hideaway, ve hiding place” diye açıklanıyor. Yani evin ya da malikanenin büyüklüğüne bakmaksızın Avrupa’da ev sahipleri kendilerine ait “inziva alanı” oluştururdu.

Kahramanımız Sergei Shchukin tam da bunu yapmış! 20. Yüzyılın başlarında endüstri devrimini yakından takip eden Sergei, sanayide kullanılan yenilikleri Rusya’ya getirdi. Bu yenilikleri tekstil alanında kendi sistemlerine eklemledikleri için kısa zamanda hatırı sayılır bir servete sahip oldu. İmkanları sayesinde Fransız avangard (avant-garde/yenilikçi) sergilerini gezip, Paris’ten dönemin önde gelen ressamların tablolarını koleksiyonuna ekliyordu.

Sergei Shchukin önde gelen Rus ressam ve sanat eleştirmenlerin sert eleştirilerine kulak asmadan Fransız empresyonist ressamlarla yakın ilişkiler kurup daha değerleri Avrupa’da anlaşılmadan bu koleksiyoner tarafından keşfedildi.

Sergei ilk Henri Matisse ile karşılaşmış, onun tablolarındaki renk cümbüşünü gördüğünde eserlerine karşı büyük hayranlık beslemeye başladı. İlk mavi detayları olan tabloyu Sergei satın almasına rağmen Matisse son anda fikir değiştirerek tablonun mavi olan kısımlarını komple kırmızıya boyadı. Matisse’in asiliğine ses çıkarmadan Sergei onun tablolarını bayıla almaya devam etti. Ressamların en büyük arzusu, sanatını istediği şekilde, kimsenin müdahelesi olmadan icraa edip, karşılığında parasını almabilmektir. Matisse, bu alış-verişe atıfta bulunarak: “Sergei benim tam da istediğim gibi bir patron” demiştir.

Sergei ile Picasso’yla da tanışmış tablolarına göz attı. Sergei Picasso’nun eserlerini “çok kasvetli ve iç karartıcı” buldu. “Fakat bu hislere kapılmama neden olduğu icin Picasso’nun eserlerini alacağım” deyip tablolarını satın aldı.

Picasso’nun eserleri Sergei’de rahatsız edici duygular uyandırması ve buna rağmen satın alması enteresan bir detayı gözler önüne serer. Matisse Sergei’in gözdesidir ve 30’a yakın tablosunu koleksiyonuna katmıştır. Ancak Picasso’nun 50’den fazla tablosu da Sergei’in evinin ‘başka’ bir köşesine asmıştır! Sergei tablolarını kendisinde uyandırdığı duyguları baz alarak seçiyor. Ve bu duyguları iyi kötü olarak ayırmıyor. “Eger bir tablo size psikolojik bir şok yaşatıyorsa onu satın alın, bu duygu o tablonun ne kadar iyi olduğunun kanıtıdır” diye açıklıyor.

Sergei tek kelimeyle Matisse’in eserlerine kafayı takmıştır. Matisse’in seramik üzerine çizdiği insan figürlerinin detayını onun için tablo haline getirmesini ister. Böylece Matisse dünyaca ünlü eserleri olan Dans ve Müzik tablolarını Sergei için hazırlar. Bu eserlerin çizim aşamasında Matisse’in modelleri saatler süren pozlar verdi. Bu modeller arasında ünlü balerinler de bulunuyor. Büyük boy Dans ve Müzik tabloları senelerce Sergei’in Trubetskoy Malikanesinde baş köşede asılı durdu. Matisse bilhassa kendi eserlerini alt alta ve yan yana olacak şekilde sık aralıklarla asıp tablolarının bulunduğu odayı tam bir göz şölenine dönüştürdü.

1908’de Sergei topladığı sanat eserlerini diğer sanat severlerle paylaşmak için evini her pazar halka açtı. Sergei’in evi bir çok ressamın ve modern sanatseverin önemli bir durağı haline geldi. Bu sayede birçok sanatçı nefes kesen tablolardan ilham alıp o dönemin Rus avangard ressamlarının-Natalia Goncharova, Mikhail Larionov ve Kazimir Malevich – gelişiminde eğitici rolü oldu.

Sergei’e koleksiyonunda bulunan tüm empresyonist ve post-emresyonist tabloları 250’ye yakındır. Eserler günümüzde Hermitage müzesinde sergileniyor ama onların “millileştirilmesi” Rus Devrimi’ne rastlıyor.

1917’de Bolşeviklerin kazandığı devrimde, ölüm korkusu nedeniyle, Sergei Rusya’dan kaçmak zorunda kaldı. 1918’de geride kalan eserler Lenin tarafından millileştirildi, bunun anlamı tüm tablolar artık devlete ait olup müzelerde sergilenecekti. Fakat sonrasında Stalin daha radikal bir karar aldı. Tüm Fransız empresyonist eserleri ‘burjuvayı’ temsil ettigi icin yok edilmesini istiyordu. Bu sebeple içlerinde Cezanne, Kandinsky, Monet, Picasso ve Matisse gibi ünlü ressamların yer aldığı yüzlerce tabloyu toplatıp depolara kaldırttı. Bunları yazarken Stalin’in bir anlık sinirle eserleri yakmadığı için sükrettiğimi fark ettim.

Stalin eserleri toplatmakla meşgülken, Sergei biricik hazinesini hatta mabedini geride bıraktığı için yıkıldı. Bu terkediş ve hazin kayıp onu o kadar derinden yaralamıştır ki tüm ısrarlara rağmen bir daha asla tablo satın almamış, adeta sanata küsmüştür!

Gizem BEKAROGLU

Paris: Aşıklar Şehrinde Büyülü Günler

Uzun yıllardır Paris’i görme hayali ile yaşıyordum. Fransa’ya daha önce gitmiş ancak güney Fransa şehirlerini görme fırsatı bulmuş, Paris’i görememiştim. Birçok ülkeyi kapsayan bir tur eşliğinde Benelüks ülkelerine ve Paris’e gitme şansını elde ettiğimde çok sevinmiştim. Tur kapsamında Paris’den önce Brüksel, Brugge, Lüksemburg şehirlerini görmüştük. Paris şehrinde konaklama bittikten sonra da Amsterdam şehrinde turu tamamlayacaktık. Ancak uzun zamandır beklediğim Paris’e ayak bastığımda kalbim bir farklı atmaya başlamıştı.


Şehrin tur programında ilk olarak Seine nehri gezisi bulunmaktaydı. Şehrin doğusundan tekneye bindikten sonra tur teknesi nehir üzerinde şehrin batısına doğru yol alacaktı. Tekne oldukça kalabalık olmasına rağmen teknenin kenar taraflarında yer bulduktan sonra kalabalık pek gözünüze çarpmaz duruma gelmişti.

Nehirde bulunan köprülerin altından geçerken, nehir kenarında bulunan görkemli yapıları gördükçe heyecanlanmaya başlamıştım. haritadan teknenin konumunu kestirdikten sonra önümüze çıkacak olan en önemli yapılardan birinin Notre Damme Katedrali olduğunu gördüm. Akşam güneşi batıdan ağır ağır süzülürken yüzünü gün batımına dönmüş olan katedrali görünce adeta soluksuz kaldım. Güzel havanın ve bulutsuz bir gökyüzünün birleşiminde altın sarısı görünümüne bürünen katedral tüm ilginin odağı olmuştu.

Tekne yavaş yavaş ilerlerken güneşin de batışının yaklaşmasıyla Notre Damme Katedrali ve güneşin bir oldukları görüntü muazzam bir güzellikteydi. Katedralin arkasına saklanmış şekliyle uzaktan göz kırparken sadece uzaktan bu görkemi görmenin yetmeyeceğinin bilincindeydim.


Güneşin batmasına yakın tekne turunu tamamladık. Tekne turu tamamlandıktan sonra otelimize yerleşerek yorgunluğumuzu attık ve bir sonraki gün için hazırlandık.

Bir sonraki gün serbest zaman kapsamında olduğundan dolayı otelimizden çıkıp metro ile Trocadero istasyonuna geldik. Konum olarak Eiffel kulesinin hemen yanıbaşında olan bu durak, ayrıca Trocadero bahçelerinin önünde olduğundan dolayı karçırılmayacak bir başlangıç olarak görülebilir. Bahçelerin bulunduğu meydana geldiğinizde önünüzde Eiffel kulesi, arkanızda Trocadero bahçelerinin bütünleşmesi muhteşem bir manzara ortaya koymaktadır.

Yıllar boyunca Paris ve Paris’in büyüleyici sembolü olan Eiffel kulesini görmek için sabırsızlandığım için, uzakta duran bu güzelliğin daha da yakınına gelmek için adımlarımı hızlandırmaya başladım. Kısa bir süre içinde kendimizi aynı kare içinde hem Eiffel kulesini hemde Trocadero bahçelerini alabilecek konumda bulmuştuk. Uzun zamandır bu anın hayalini kurmak için beklemiştim. Avrupa’da en çok görmek istediğim yere gelmiştim ve bunun tadını doya doya çıkarmak istiyordum.


Havanın güzel olmasıyla da birlikte kule önünde bulunan çimlerde güzel vakit geçirmek mümkündür. Bir yandan tüm günü bu güzelliklerin etrafında geçirmek istesek de, rotamızda ve görülecek yerler listesinde bir çok nokta mevcut olduğundan ötürü hazırlanıp bir sonraki durağımız olan Les Invalides; diğer bilinen adıyla Napolyon’un mezarının olduğu binaya doğru yola koyulduk.

Aldığım bilgiye göre, Napolyon ölmeden önce mezarının özellikleri konusunda birkaç önemli koşulu olmuş. Napolyon’un isteği, mezarını ziyarete gelen kişilerin kendisine saygı duyması ve şapkalarını mezarının başında çıkartmasıdır. Mezarı tasarlayan mimar bu isteği yerine getirmek için ilginç bir yöntem izlemiş. Kendisini ziyarete gelen kişiler balkon gibi bir yapı önünde durup aşağı bakacakları şekilde mezarı daha alçağa yerleştirmiş. Bu şekilde mezarına bakmak için başını aşağı indiren kişilerin şapkalarının düşmemesi için şapkalarını çıkarmaları neredeyse zorunlu hale gelmiştir.


Les Invalides önünden Seine nehri üzerinden Doğu’ya doğru hareket edildiği zaman ana yol üzerinde D’Orsay Müzesini görmek mümkündür.

D’Orsay müzesi Fransa’nın Paris kentinde, Seine’nin sol kıyısındadır. 1898-1900 yılları arasında inşa edilen bir Beaux-Arts tren istasyonu olan eski Gare d’Orsay’de yer almaktadır. Müze, 1848’den 1914’e kadar resimler, heykeller, mobilyalar ve fotoğrafçılık dahil olmak üzere Fransız sanat eserlerinden oluşmaktadır. Monet, Manet, Degas, Renoir, Cézanne, Seurat, Sisley, Gauguin ve Van Gogh gibi ressamlar tarafından dünyadaki en büyük izlenimci ve post-Empresyonist başyapıt koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Bu eserlerin çoğu, müzenin 1986’da açılmasından önce Galerie nationale du Jeu de Paume’de gerçekleştirildi. Avrupa’daki en büyük sanat müzelerinden biridir.

Bu müze, bize göre olmazsa olmazlar arasında olduğu için hemen içeri girmek üzere sıraya girdik. Ancak gün ortası ve havanın güzel olmasından dolayı oluşan sıra oldukça kalabalıktı. Daha önceden bir bilet almadığımızdan dolayı yaklaşık 40-45 dakika beklediğimizi hatırlıyorum. İçerideki insan sayısı belli bir rakamın üzerine çıktığında kalabalık kontrolü için ziyaretçiler belli aralıklarla alınmaktadır. Bilet parası yetişkinler için 12 ile 15 euro arası değişmektedir.

Müze kapsamında gördüğüm ve en çok hoşuma giden resimler;      James McNeill Whistler, Whistler’s Mother, (1871), Self-portrait (1889) by , Pierre-Auguste Renoir, Dance in the Country (Aline Charigot and Paul Lhote), 1883, Paul Cézanne, Portrait of Achille Emperaire, 1868, Edgar Degas, L’Absinthe, 1876, Claude Monet, Le déjeuner sur l’herbe, (right section), with Gustave Courbet, (1865-1866), Gustave Caillebotte, Les raboteurs de parquet (The Floor Scrapers), 1875


Bunların dışında birçok ünlü heykeltraşın heykelleri de bulunmaktadır. Heykellerin çoğu giriş katında sergilenmekte ve ziyaretçilere adeta bir şölen sergilemektedir. Zemin kata gözüme çarpan bir diğer güzel durum da; bir çok sanat öğrencisinin heykeller önünde çizim yapması ve bu güzellikleri daha da ölümsüzleştirmesiydi. D’Orsay müzesinde vaktimizi geçirdikten sonra bir sonraki durağımız olan Louvre müzesini görmek için müzeden ayrıldık. Louvre müzesine gitmek için D’Orsay müzesinden çıktıktan sonra Seine nehri üzerinden karşıya geçmek gerekmektedir.


Seine nehri üzerinde yer yer köprünün kenarlarına asılmış olan kilitleri görmek mümkündür. Bu hikayenin orijini yaklaşık 100 sene öncesine dayanmaktadır. Aşklarını korumak isteyen kişiler, kilitlerin üzerine isimlerini yazarak köprünün kenarına takar ve anahtarını nehre atarlar. Bu vesile ile aşkları ve ilişkileri ömür boyu ayrılıklardan korunacaktır. Yer yer kilitlerin fazlalaşması ve ağırlaşması ile köprü duvarlarının yıkıldığı görülmüştür. Bir çok yerde bu uygulamalar tarihi örüntüyü bozduğu gerekçesiyle kaldırılmaya başlamıştır.


Köprülerin biraz ilerisinde Louvre Müzesi bulunmaktadır. Geniş bir Alana kurulmuş olan bu müze, girişinde bulunan camdan piramit ile de tanınmaktadır. Louvre Müzesi dünyanın en büyük sanat müzesi olarak bilinmektedir. Müze kentin 1. Bölgesinde ve Seine nehrinin hemen kıyısında yer almaktadır. 72.735 metre kare Alana kurulmuş olan bu müzede perhistorya’dan 21. Yüzyıl nesnelerine kadar yaklaşık 38.000 nesne sergilenmektedir. 2016 yılında dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzesi olmakla birlikte tam 7.3 milyon adet ziyaretçi almıştır. Müze biletleri 9 euro civarlarındadır. Belli bir saatten sonra müzeye girişlerde bu ücret 6 euroya kadar düşmektedir.

Müzeye girdiğimizde Leonardo Da Vinci’nin ünlü Mona Lisa tablosunu yoğun bir kalabalık ile birlikte gördükten sonra yönümüzü diğer röneans dönemi tablolarının olduğu bölümlere çevirdik.


Bu tablolar içinde şüphesiz en sevdiklerimden biri 1789 Fransız devriminin resmedildiği Eugène Delacroix tarafından 1830 yılında resmedilen La Liberté guidant le people isimli tablodur. Kral X. Charles’in devrilmesinin resmedildiği bu resimde, Özgürlük Tanrıçasını simgeleyen bir kadın, Fransız Devrimi bayrağını taşıyan bir barikat ve düşen bedenleri öne çıkarıyor; üç boyutlu bayrak, Fransa ulusal bayrağı olarak kalıyor; bir taraftan bir bayrak altına alınmış bir musket Diğerleri ile. Özgürlük figürü, Fransa’nın ve Fransız Cumhuriyeti’nin Marianne olarak da bilinen bir sembolü olarak görülüyor.

Louvre müzesinde bulunan koleksiyon ögelerine sadece 3 dakika bakılsa tüm ögelerin bitirilme süresi yaklaşık 3 yıl olarak ön görülmektedir. Bu sebepten dolayı müzeye gelen kişilerin tüm koleksiyonları ve bölümleri göremeyeceğini kabul etmesi gerekmektedir. Buna göre kendinize bir rota belirlemeli ve müzeyi en verimli şekilde gezmelisiniz.


Daha önceden yaptığım araştırmalarda en ünlü eserlerinden biri olan, torunu XIV. Louis bir portresi için arzusunu tatmin etmek isteyen kralın görevlendirmesinden sonra Fransız ressam Hyacinthe Rigaud tarafından 1701’de boyandı. Özellikle bu resmi görmek beni mutlu etmişti. Fransa’nın bilinen sembollerinden biri olan bu resmi kendi gözlerimle görmekten ayrı bir mutluluk duymuştum.


Sabahın güzel havasının yerini, Louvre Müze’sinden çıktıktan sonra kapalı bulutlar, rüzgar ve yağmur aldı. Avrupa havasının belirsizliğini bir defa daha görmüş olmanın şaşkınlığı ile montlar ve kalın kıyafetlerimizi giydik. Champs-Élysées caddesi üzerinden yürümeye başladığımızda, caddenin en sonunda olsak bile Zafer Anıtı uzaklardan bize el sallamaya başlamıştı bile. Yürüdükçe bu görkemli yapı devleşmeye başlamıştı.

Zafer Anıtı, merkezinden çıkan 12 adet anayolun kesişiminde bulunan meydanın ortasında bulunmaktadır. Tüm yolların bu meydandan geçtiğini gördüğümde alt yapının ve şehirciliğin ne kadar da geliştiğini bir defa daha görmüş oldum. Ancak bu kadar yolun kesişiminde olan bu yapının yer üstünden bir erişimi bulunmamaktadır. Zafer Anıtı’na erişmek isteyen ziyaretçiler yolun karşısında bulunan alt geçit vasıtasıyla yolu geçebilmektedir. Bunu ilk başta bilmediğimden dolayı, Anıta vardığımda bir müddet hesap yapmakta zorlanmıştım. Herhangi bir yaya geçidi veya ortaya geçişinizi kolaylaştıracak bir trafik lambası bulunmadığından dolayı ortaya goğru geçmek için bulunduğunuz yollardan diğer kesişen yollara gitmeniz nafile bir çaba olacaktır. Dilenirse anıta gelindiğinde anıtın yukarısına çıkılarak Paris manzaralı güzel fotoğraflar almak mümkündür.

Tur kapsamında boş vakit olarak verilmiş zamanın sonuna gelindiğinde, buluşma yeri olarak Eiffel Kulesi belirtilmişti. Tur ekibi ile Eiffel Kulesinin tepesine çıkmak üzere sıraya girdik. Günün her anı kalabalık olan bu gözde mekanda bu gibi durumlarda beklerken en azından 25-30 dakikanın gözden çıkartılması gerekmektedir. Kulenin 2. Katı olarak  görülen 115 metre yüksekliğe geldik. Yukarıda rüzgar çok kuvvetli olduğundan dolayı etrafı dolaşırken kenarlara tutunmamak elde değil.

Eiffel kulesinin tepesine geldiğimizde muhteşem Paris manzarası bizi karşıladı. Kulenin tepesinde 360 derecelik kapsama alanıyla Paris’in dört köşesini birden görmek mümkün. Bir yanda Seine nehri, bir yanda göz alabildiğince uzanan güzellikler ile birlikte insanın kendinden geçmesi son derece muhtemel.

Yukarı çıkacak insanların dikkat etmesi gereken bir husus; gözetleme noktaları tamamen kapalı olmadığı için oldukça rüzgar almaktadır. Soğuk günlerde de eklenen yağmur ve soğuğun etkisiyle oldukça zor zamanlar geçirebilirsiniz, dikkat etmekte fayda var.


Hava ne kadar soğuk olsa da bir yandan manzaranın güzelliği ile birlikte insanın yukarıda zaman geçiresi gelmektedir. Ancak tur kapsamında daha görülecek yerler olduğundan dolayı Eiffel kulesinden inerek bir sonraki durağımız olan Notre-Damme Katedraline doğru yola koyulmak üzere otobüse bindik.


Notre-Dame Katedrali bir ortaçağ Katolik katedralidir. Katedral, Fransız Gotik mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Fransa ve dünyanın Katolik Kilisesi’nin en büyük ve en bilinen kilise binaları arasında yer almaktadır.

Paris Archdiocese’ın katedrali olarak, Notre-Dame, şu anda Kardinal André Vingt-Trois adlı Paris Başpiskoposunun katederini içermektedir. Katedral hazinesi, Katolikliğin en önemli kalıntılarını barındıran bir güvenceye sahiptir. Bunlardan biri, kutsal Haçların bir parçası olan, Gerçek Haç’ın bir parçası ve Kutsal Çivilerden bir tanesidir.

1790’larda, Notre-Dame, dini imgelerin büyük bir kısmının tahrip edildiği veya yıkıldığı Fransız Devrimi’nin radikal evresinde küçümseme gördü. Eugène Viollet-le-Duc tarafından denetlenen kapsamlı bir restorasyon 1845’te başladı. 1991’de daha fazla restorasyon ve bakım projesi başladı. Yine mevcut dönemlerde katedralin tahribatının engellenmesi ve halk gözünde itibarının arttırılması için Notre-Damme Kamburu isimli müzikal hazırlanmıştır.

Notre-Damme katedrali Eiffel kulesinden sonra en çok görmek istediğim yapılar arasında yer almaktaydı. Bu sebepten ötürü burada olabildiğince vakit geçirmeye ve vaktimi güzel fotoğraflar ile eğerlendirmeye çalıştım. Tur kapsamında gündüz görülecek yerler kapsamında sona doğru yaklaşırken bir sonraki durağımız aşıklar tepesi olarak bilinen Montemarte  ve Sacre Coeur katedraliydi.


Tepenin eteklerine kurulmuş olan bu Katedral, gördüğüm öncekilerden hiç bir eksiğinin olmadığını hatta manzara faktörü eklendiğinde fazlası bile olduğunu gösterdi bizlere. Katedral de gezdikten sonra yakınlarda bir restoranda yemek ve şarap eşliğinde dinlenmeye başladık. Açıkça söylemem gerekir ki hayatımda ilk kez olmasına rağmen orada yediğim soğan çorbası sanırım hayatımda içtiğim birçok çorbadan daha güzeldi. Tadı hala damağımdadır, bir de bunun yanına güzel bir kırmızı şarap ile ekleme yapıldığında manzara eşliğinde çok güzel bir akşam üstü geçirmiş olduk.

Yemeğimizi yedikten ve etrafta hediyelik eşya dükkanlarında gezdikten sonra hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Bu kararma ile turun son adımı olan “Paris By Night” turu başlamıştı. Otobüs ile Paris’in sokaklarında akşamın da güzelliği ile gezmeye başlamıştık. Otobüste Paris ve Fransa temalı şarkılar eşliğinde güzel bir gezi planlaması yapılmıştı.


Tur kapsamında “Paris By Night” gezisi oldukça renkli ve güzel görüntülere vesile oldu. Paris’in belli başlı noktalarının akşamın karanlığında kendi ışıklandırmaları ile oluşan görüntüler görmeye değerdi. Saat 23.00 de rehberin bize söylediği Eiffel kulesinde ışık gösterisinin olacağı yönündeydi. Otobüs ile turu tamamlayıp Eiffel kulesinin yakın bir yerinde ekipçe otobüsten inerek saatin gelmesini bekledik. Vakit geçtikçe içimizdeki heyecan ufak ufak artmaktaydı. Saatler tam 23.00 gösterdiğinde güneşin de yerini tamamen karanlığa bırakmasıyla (Avrupa’da daha geç hava kararmakta, saat 9-10 dolayları bile tamamen karanlık olmadığını gördüm) ışık gösterisi de başlamış oldu. Paris’de geçireceğimiz son günün şerefine bu şekilde uğurlanmak çok hoşumuza gitmişti.

Ertesi gün bir sonraki durağımız olan Amsterdam kentine doğru yola çıkmak üzere otobüslere bindik, gideceğimiz şehrin bize hazırladıklarını tahmin etmeye koyulurken bir yandan da güzeller güzeli aşıklar şehri Paris’i arkamızda bırakmanın verdiği burukluk ile yola koyulduk.

 

Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=912&SAYFA=2

Gezgin Gözüyle Kış Ayında Berlin

Berlin seyahatim 2016 yılının şubat ayında her ne kadar cesaret gerektiren bir zamanda da gerçekleşmiş olsa da, oldukça zevk verici, eğlenceli bir geziydi. Aylar öncesinden planlar yapmaya başlamıştım. Bir kampanya ile belki de sudan ucuza bilet bulduktan sonra planlarımı gerçekleştirmeye koyulmuştum. Biletleri satın aldığımda eşim ile gitme planları yapmaktaydım. Ancak biletleri aldıktan sonra eşimin hamile kalması, şubat ayına hamileliğin yaklaşık 6-7. aylarında olması, kendisinin de tehlikeli görmesinden dolayı geziyi tek başıma gerçekleştirdim.

İlk planladığımız zamanlarda eşimin rahatını düşündüğümden ötürü oteli Berlin müzeler bölgesine sadece 2 sokak ötede olan Hackescher Markt bölgesinden ayırttım. Otel oldukça uygun ve güzel bir oteldi. Eşim gelemediğinden dolayı otel artık sadece akşamdan akşama kalma odası olarak tarafımdan kullanılacaktı.

Uçak sabahın erken saatlerindeydi. İstanbul aktarmalı olarak Ankara’dan yola çıktım.  Aktarmalarla birlikte Berlin’e geldiğimde saat öğleden sonra 2 sularındaydı. Metro ve toplu taşıma oldukça yaygın olduğundan havalimanından uygun bir bilet ile Alexanderplatz meydanına geldim. Bu meydana yaklaşık 10-15 dakika yürüme mesafesinde otelime ulaştığımda öğlen güneşi geçmiş ancak hala kullanabileceğim ışığım olduğundan, hemen bavullarımı bırakıp en yakın görülecek yer olan Berliner Dom Bazilikasına doğru yola çıktım. Önceden yapmış olduğum hesaplamaların doğru çıkması beni oldukça sevindirmişti, zira otelden köşeyi döndüğüm anda bazilika hemen karşıma çıkmıştı. Müzeler ve Spree nehri hemen burnumun dibindeydi.

Berlin Katedrali (Almanca: Berliner Dom), Almanya’daki Evanjelist Yüksek Mahkeme ve Üniversite Kilisesi’nin kısa adıdır (Almanca: Oberpfarr und Domkirche zu Berlin). Mevcut bina 1905’te bitirildi. Katedral, Berlin-Brandenburg-Silesian Üst Lizzyası şemsiye örgütü Evanjelist Kilisesi üyesi olan Gemeinde der Oberpfarr und Domkirche zu Berlin cemaat kilisesidir.

Bazilikanın üst katlarına ve balkonuna çıkmak mümkün olmakla birlikte yukarı çıkarken için bir hayli merdiven tırmanacağınızı da hesaba katmanız gerekmektedir. Yukarıya çıktığınızda nefes kesici olan Berlin manzarası ayaklarınızın altına serilecektir.

Bazilikadan çıktığımda akşamüstünü geçmiş, güneş batmış yerini parlak dolunayın olduğu geceye bırakmaya başlamıştı. Yüzümü bazilikaya döndüğümde ışıklandırmaların yandığını ve bazilikanın karanlığın içinde pırıl pırıl parlamaya başladığını gördüm. Etrafındaki sokak lambaları ve arkasına almış olduğu dolunay ile göz dolduran bir an yakalamıştım.

İçinde bulunduğum anı olabildiğince değerlendirdikten sonra haritamı açıp uzun zamandır aklımda olan, gece veya gündüz farketmeksizin gitmek istediğim Brandenburg kapısının konumuna baktım. Mesafe takriben 2 kilometre görünmekteydi. Mesafenin çok fazla olmadığını düşünerek istikametimi o tarafa doğru ayarlayarak Schloßpl caddesi üzerinden ilerlemeye başladım.

Hafiften akşamın renkleri yerini gecenin karanlığına bırakmakla birlikte havadaki inanılmaz değişim beni şok etmişti. Türkiye’ye göre kuzeyde olan bir şehrin coğrafyası ile şubat ayının soğukluğu birleşince zorlu koşullar ortaya çıkmaya başladı. Berlin’de ilk saatlerimin olmasının verdiği acemilik ve ortalama bir kalınlıkta giyinmenin verdiği sonuçlarla yolun sonlarına doğru oldukça üşümeye başladım. Ancak aklımda Brandenburg kapısının görkemi geldikçe soğuğu düşünmemeye ve yoluma devam ettim. İlerledikçe uzakta sadece bir silüet olan yapı yaklaştıkça görkemini göstermeye başladı. Bu kendini gösterme ile adımlarım ister istemez hızlanmaya başladı.

Pariser Platz meydanına geldiğimde uzun zamandır kavuşmayı bekleyen iki sevgili gibi önce bir bakakaldım karşıma. Güzelliği ile adeta büyülenmiş, etrafımda başka hiçbir şeyi görmez olmuştum. Uzun zamandır istediğim hayali gerçekleştirmiş, bu muhteşemliğin huzuna çıkmıştım.

Brandenburg kapısı 6 ağustos 1791 yılında yapılmıştır. Neoklasik mimaride tasarlanmış olan yapı üzerindeki taş süslemeleri ve sütun yükseklikleri ile göz doldurmaktadır. Aslen yapılma amacı kraliyet ailesinin geçisini sağlamaktı. Yapımında Carl Gotthard Langhans ve Johann Gottfried Schadow görev almıştır. Kraliyet döneminde halkın sadece ilk iki kapıdan geçmesine izin verilmekteydi. Kraliyet ise orta kapıyı kullanmaktaydı.

1793 yılında dört atın çektiği tanrıçayı taşıyan at arabası Schadow tarafından eklenmiştir. 1806 yılında Nopolyon, aldığı zafer ile bu heykeli söktürerek Paris’e götürmüştür. 1814 yılında Napolyon yenilince eser eski yerine taşınmıştır. 2. Dünya savaşı sonunda Almanya Doğu ve Batı olarak bölündükten sonra bu kapı iki taraf tarafından kullanılmaz. Duvarların yıkılması ve birleşme gerçekleştikten sonra Aralık 1989 yılında kapı birleşmeyi sembolize ederek halkın ziyaretine açılır.

Akşamın bu anıt üzerinde yarattığı muhteşem etkiyi de göz önünde bulundurarak vaktimi burada geçirmeye başladım. Akşam karanlığında sütunlara vuran ışığın oluşturduğu contrast ve parlaklık oldukça göz alıcıydı. Ancak bu etkiyi yaratmış olan akşam aynı zamanda soğuğu da beraberinde getirdiği için, hareketsiz kaldıkça soğuk vücudumda bıçak etkisi yaratmaya başlamıştı. Akşam buluşmamı sonlandırıp en kısa zamanda -mümkünse gündüz- görüşmek üzere yönümü tekrar Berlin Müze bölgesi yakınında olan otelime doğru çevirerek ilk günümü sonlandırmış oldum.

Sabah olduğunda kaldığım yerden devam etmek amacıyla otelde sıkı bir kahvaltı yaptım, ihtiyacım olacağını düşündüğüm atıştırmalık yiyecekleri ve fotoğraf makinamı sırtlanarak yola çıktım. Ancak bir gün önce yaptığım hatayı veya hataları yapmamak adına belli girişimlerim oldu. Eğer dışarı da çok zaman harcanaksa termal içlik ve kalın montların gerekliliğini anlatmakla bitiremem. Olabildiğince ısı kaybını önlemem gerekmekteydi, kayak montumu (her ne kadar kar yağmıyor olsa da), eldiven ve beremi de yanıma alarak dışarı çıktım.

Tüm bu hazırlıkların yanında Berlin’in aslında büyük bir şehir olduğunu ve ister istemez bir noktadan ötekine ulaşmak için yürümem gerektiğini biliyordum. Böyle bir soğukta bu çok mümkün olmadığı için ikinci en iyi tercih olan Hop-on Hop-off turlarına bir bilet aldım. Önceliğim şehrin batısı ve güneyi olarak göründüğünden dolayı bu turlar kapsamında olan sarı güzergahı tercih ettim. Bilet yaklaşık 13-14 euro civarlarında bir fiyata geliyor.

Bu tercihin günün ilerleyen saatlerinde çok işime yarayacağını sonradan anlayacaktım. Ancak öncelikli olarak haritamda işaretlediğim yerleri gözden geçirdim. Otobüsün Kaldığım otelin yakınında bulunan Alexanderplatz meydanından kalktığını öğrendim. Yaklaşık 10-15 dakikada bir olan bu otobüslerin en güzel özelliği tek bilet ile istediğiniz kadar yerde istediğiniz kadar inip binebilmeniz. İlk hareket saati 10.00 olarak görünmektedir.

Öncelikli olarak yönümü dün tekrar görüşeceğimi söylediğim Brandenburg kapısına ve hemen yakınında bulunan yahudi soykırımı anıtına ayarladım. Brandenburg kapısının bir sokak güneyinde bulunan bu anıt ikinci dünya savaşında öldürülen 3 milyon yahudi anısına inşa edilmiştir.

Anıt, mimar Peter Eisenman ve mühendis Buro Happold tarafından tasasrlanmış olup, 1 Nisan 2003 yılında yapımına başlanmış 15 Aralık 2004 yılında tamamlanmıştır. İkinci dünya savaşının 60. Yıl dönümü olan 10 Mayıs 2005 tarihinde açılmıştır. Anıt 19.000 m2’lik Alana yayılmış olup 2711 adet beton bloklardan oluşmuştur. Bu blokların boyları 2.38m enleri 0.95m ve yükseklikleri de 0.2m ile 4.7m aralıklarında değişmektedir.

Eisenman’a göre bloklar huzursuz, kafa karıştırıcı bir atmosfer yaratacak şekilde tasarlanmıştır.  Öldürülen Avrupalı ​​Yahudilere Resmi Hazırlık Anıtı resmi İngilizce web sitesinde, tasarımın bir anıtın geleneksel konseptine radikal bir yaklaşım sergilediği belirtildi. Eisenman, anıt sayısının ve tasarımının sembolik önemi olmadığını söyler. Ancak, gözlemcilerin yorumlarına göre Anıt daha çok bir mezarlğı andırmaktadır. Anıt, gömülmeyen veya işaretlenmemiş çukurlara atılanlar için bir mezarlık çağrıştırıyor. Almanya parlamentosu başkanı Wolfgang Thierse, eseri insanın “yalnızlık, güçsüzlük ve umutsuzluğun ne anlama geldiğini” kavrayabileceği bir yer olarak nitelendirdi.

Brandenburg kapısına ve yahudi soykırım anıtına yürüme mesafesinde olan Alman Parlamento binası Reichstag bulunmaktadır. Aktif olarak Almanya parlamentosu binası olarak kullanılan bu bina 1894 yılında açıldı ve ateşe verildikten sonra ciddi şekilde hasar gördüğü 1933 yılına kadar kullanılmıştır. 27 Şubat 1933’te hala bilinmeyen koşullar altında bina yakıldı. Bu, Nazilerin, Reichstag Yangın Kararnamesi’nde 1919 Weimar Anayasası tarafından sağlanan hakların çoğunu askıya alma bahanesiyle Komünistleri tutuklamalarına ve polisin Almanya çapında harekete geçirmesine izin verdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bina kullanıma girdi.

Yoluma bir yandan devam ederken, hop-on hop-off güzergahım üzerinde Tiergarten adı verilen geniş ormanlık Alana sahip geniş yeşilliklerin arasından geçmeye başladık. Otobüsün durakları üzerinde Bismarch heykeliyle karşılaştım.  Otto von Bismarck, 1860’lardan 1890’a kadar Almanya ve Avrupa’daki işlere egemen olan muhafazakâr bir Prusya devlet adamıydı ve 1871-1990 yılları arasında Alman İmparatorluğu’nun ilk Şansölyesiydi.

Heykelin biraz ilerisinde Berlin zafer anıtı bulunmaktaydı. Bu anıt 1864’ten sonra Danimarka-Prusya Savaşı’ndaki Prusya zaferini anmak için Heinrich Strack tarafından tasarlananmıştır. Prusya, 2 Eylül 1873’te açıldığı zamana kadar Avusturya-Prusya Savaşı (1866) ve Fransa’daki Alman müttefiklerini de mağlup etmişti. Franco-Prusya Savaşı’nda (1870-71), heykele yeni bir amaç kazandırdı. Orijinal planlardan farklı olarak, sözde birleşme savaşlarındaki ve daha sonraki zaferler, 8.3 metre yüksekliğinde ve 35 ton ağırlığa sahip, Friedrich Drake’in tasarladığı, Victoria’nın bronz heykeline eklemesine ilham verdi. Dileyen gezginler bilet ile yukarı çıkarak Tiergarten bölgesine ve Berlin şehrine güzel bir manzara eşliğinde seyretme imkanı bulabilmektedir.

Tabi havanın açık olsa da soğuğun ve rüzgarın etkisiyle yukarıya çıkma düşüncem kısa sürede silinmişti. Otobüsüne atlayarak bir sonraki durağım olan Checkpoint Charlie noktasına doğru ilerledim.

Doğu Alman lider Walter Ulbricht, doğu blok göçünü durdurmak ve Sovyet sınır sistemi vasıtasıyla batıdan sapmak için Berlin Duvarı’nı inşa etmiştir.  Bu yapım sonucu şehir sınırı boyunca komünist Doğu Berlin’den Batı Berlin’e kaçmayı önlenmiştir. Checkpoint Charlie, Doğu ile Batı’nın ayrımını temsil eden Soğuk Savaşın sembolü oldu. Sovyet ve Amerikan tankları, 1961 Berlin Krizi sırasında namlularını birbirine doğrultmuş şeklinde sınırbaşlarında beklemekteydi. Doğu bloğunun dağılmasından ve Almanya’nın yeniden birleşmesinden sonra, Checkpoint Charlie’deki bina turistik bir cazibe haline geldi. Şu anda Berlin Dahlem semtinde bulunuyor.

Kendi deneyimlerimden ve gözlemlerimden gördüğüm üzere Checkpoint Charlie binası önünde konu mankeni olarak bulunan kişilerin genelde turistleri rahatsız edici şekilde ve kaba davrandıklarına şahit oldum. Kendileri ile yaklaşık 3 euro gibi bir mebla ile fotoğraf çekilmesine izin veren bu kişiler, ücretten bir haber olarak gelip fotoğrak çektirmek isteyen kişilerden zorla para talep etmekle birlikte, seslerini yükselterek turistlere bağırmaktadır. Berlin’e gitmeden önce birkaç sitede de bu tür yorumları okuduğumdan dolayı özellike mesafemi korumaya özen gösterdim. Gitmeden önce dikkat edilmesinde fayda var.

Gezim kapsamında bir sonraki durağım Gendarmenmarkt meydanıydı. Gendarmenmarkt, Konzerthaus (konser salonu), Fransız ve Alman Kiliseleri de dahil olmak üzere oluşturulmuş meydanda bulunan bir mimari topluluk grubudur. Meydanın merkezinde, Almanya’nın tanınmış şairi Friedrich Schiller’in anıtsal bir heykeli bulunmaktadır. Meydan, Johann Arnold Nering tarafından on yedinci yüzyılın sonlarında Linden-Markt olarak kuruldu ve Georg Christian Unger tarafından 1773’de yeniden inşa edildi. Gendarmenmarkt, adını 1773 yılına kadar meydan yerine bulunan Gens d’Armes alayına ait ahırların bulunmasından dolayı almıştır. II. Dünya Savaşı sırasında binaların çoğu kötü biçimde hasar gördü ya da yok edildi. Bugün hepsi restore edilmiştir.

Ortada bulunan binaya göre kendinizi konumlandığınızda sağınızda ve solunuzda eş özelliklere sahip binalar bulunmaktadır. Bu binaların birbiriyle olan ahengi, meydanı süslemeleri, meydanda bulunan heykelle birleşince ayrı bir güzellik ortaya çıkmaktadır. Bulunduğum zaman dilimi içerisinde bir de sokak göstericisinin gitarı ile güzel müzikleri ortaya koyması bulunduğum anı daha da zenginleştirdi. Meydan oldukça geniş ve ferah bir yapıya sahip. Hop-on hop-off durağının hemen önünde olduğundan dolayı, erişimi ve gidilmesi oldukça kolay.

Havanın da soğukluğunun devamı ile duraklar arası otobüste olabildiğince ısınmaya çalışıyordum. Ancak kısa zamanda bir çok yeri gezmek istediğimden dolayı oyalanmak da istemiyordum. Duraklar üzerinde bir sonraki durağım olarak görünen yer Fernsehturm adıyla bilinen Berlin televizyon kulesiydi. Durağa yaklaştıkça ayrı bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Berlin’in simge binalarından olan bu kule Berlin’de özellikle görmek istediğim yerlerden biriydi. Her ne kadar şehir merkezinde aşağı yukarı nerede olursanız olun görünen bu kuleyi, yakından görmek benim için ayrı bir zevkti.

Berlin-Mitte’deki Alexanderplatz’a yakın olan kule 1965-1969 yılları arasında Alman Demokratik Cumhuriyeti (GDR) hükümeti tarafından inşa edildi. Hem komünist iktidarın hem de Berlin sembolü olarak tasarlanmıştır. Anten dahil 368 metre yüksekliğiyle Almanya’nın en yüksek yapısı ve Avrupa Birliği’nin en yüksek ikinci yapısıdır. Avrupa’daki en yüksek üç yapı arasından Riga Radyosu ve TV Kulesi’nden 0.5 m daha kısa ve 2017’de Trbovlje Güç İstasyonundan 8 m daha uzundur.

Her ne kadar heyacanlı da olsam, soğukta saatler geçirmek insanı ister istemez yormaktaydı. Kendimi en yakın kahveciye atarak biraz dinlenmek ve ısınma arzusu içindeydim. Avrupa kentlerine gittiğimde bulduğum her fırsatta donut adı verilen simit şeklindeki tatlılardan yeme arzusu içindeyim. Girmiş olduğum kafede ilk gözüme çarpan bu donutlardan yemem gerektiğini düşündüm. Fiyatını sorduğumda 3 tanesi için 1-2 euro gibi komik bir fiyat aldığımda gözümün döndüğünü ve sanırım 6 tane yediğimi hatırlıyorum. Bu süre zarfında gerek bulunduğum semt hakkında, gerek Berlin TV kulesi hakkında daha fazla bilgiler edinmeye ve notlar almaya çalıştım.

Yeterince ısındıktan, gerekli enerji depoladıktan sonra saatin de yavaş yavaş akşam saatlerine vardığını gördüm. Güneşi en verimli şekilde kullanmak istiyordum. Güneşin yerini yavaş yavaş soğuk ve karanlığın aldığını gördükten sonra bir önceki gün önünden geçip girmeye fırsat bulamadığım müzeler bölgesine yöneldim.

Öncelikli olarak isteğim Alte Nationalgalerie olarak bilinen müze adasında yer alan müzeye gitmekti. Müze ye giriş tekil olarak yapılacabileceği gibi kombine bilet alınarak da müze adasında bulunan tüm müzelere gerek aynı gün gerek 3 günlük olarak giriş yapılabilmektedir. Zaman planlamalarınıza göre tüm müzeleri gezebilmeniz mümkün.

Girişte audio cihazlarını almanızı tavsiye ederim, bugüne kadar gittiğim bir çok yerde bu cihazları almaya özen gösterdim. Bu sebepten dolayı hep ingilizce tercih etmiştim. Bu sefer gittiğimde hangi dili tercih ettiğimi sorduklarında “Bir şansımı deneyim belki Türkçe vardır.” düşüncesiyle türkçe talep ettim. Kendilerinden “tabiki yok” gibi bir cevap beklerken, “Buyrun türkçe audio” cevabını alınca ayrı bir sevindim.

Galeri Neoklasik, Romantik, Biedermeier, Empresyonist ve Erken Modernist resimlerin bir koleksiyonunu sergilenmektedir. Ulusal Galerinin orijinal binası, şimdi birkaç ek binada barındırılıyor. UNESCO tarafından belirlenen bir Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır.

Koleksiyon, Biedermeier, Fransız İzlenimcilik (Édouard Manet ve Claude Monet gibi) ve erken Modernizm’in (Adolph von dahil olmak üzere) Neoklasik ve Romantik hareketlerin eserlerini (Caspar David Friedrich, Karl Friedrich Schinkel ve Karl Blechen gibi sanatçılar tarafından) içermektedir. Friedrich’in “Der Mönch am Meer”, “von Menzel’in Eisenwalzwerk” ve heykeltıraş Johann Gottfried Schadow’un “Prinzessinnengruppe” adlı eserleri yine burada bulunmaktadır. Saydıklarım dışında görmekten en çok hoşlandığım eserlerden biri şüphesiz Rodin’in düşünen adam heykelidir.

Buranın göz alıcı güzelliklerinin tadını çıkarttıktan sonra -Her ne kadar bir günde asla bitirilemezse de- bir sonraki durağım olan ve bulunduğum müzeye çok yakın olan Pergamon müzesine doğru yönümü ayarladım. Bu süre zarfında hava iyice karamaya başlamış, güneş yerini hepten karanlığa bırakmıştı.

Aynı gün içinde pass aldığımdan dolayı, müze kapanana kadar olan zamanımı burada geçirmeye karar vermiştim. Bu müzede de audio cihazları bir çok dilde ve türkçe olarak da verilmektedir. Bu müzede profesyonel kamerama izin vermektediklerinden dolayı çektiğim resimleri telefonumdan çekmek zorunda kaldım.

Yapı, Alfred Messel ve Ludwig Hoffmann tarafından tasarlanmış olup, 1910-1930 yılları arasında yirmi yıllık bir dönem boyunca inşa edilmiştir. Bergama Müzesi’nde, Bergama Mihrapı, Babylon İstar Kapısı ve Milet’in Market Kapısı gibi anıtsal yapılar barındırmaktadır.

Hangi bölümüne gidersem gideyim, tüm bölümler ayrı nefes kesici. Tüm bölümleri gezerken içinizden “Bu insanlar bu devasa yapıları nasıl buralara getirmiş?” diye sormadan edemiyorsunuz. Gezmekten ve görmekten ayrıca keyif aldığım Babylon İstar Kapısı, haşmeti ve görkemiyle göz doldurmaktaydı.

Müzenin kapanış saatine yakın hazırlanarak bu güzellikleri de geride bırakarak otel odama doğru yola koyuldum. Akşam karanlığında soğuğun içime işlediğini hatırlıyorum, ancak otelin müzelere yakın olması işimi oldukça kolaylaştırmıştı.

Berlin’de geçireceğim son güne girdiğimde, çoğunlukla Berlin’in merkezindeki yapıları, müzeleri ve bazilikaları gezmiştim. Son güne lokasyon olarak kuzeyde kalan Berlin duvarı kalıntılarının bulunduğu geniş alanı, Berlin duvarı hakkında bilgileneceğimi düşündüğüm Berlin Duvarı Müzesine ayırmıştım. Geri kalan zamanımda gezip gördüklerimin çoğunu görmüş olmanın rahatlığı ile spontane olarak hareket edecektim.

Otelden çıktıktan sonra yönümü kuzey tarafına doğru ayarlamıştım. Sabahın erken saatleri olduğundan  geniş sokaklarda ve caddelerde tek başıma yürüyordum. Merkezden de uzaklaştığımdan ötürü kalabalık oldukça azalmıştı. Bulunduğum yerden çok uzak olmamasına rağmen, soğuğun etkisiyle oldukça yol yürüdüğümü düşünmeme yol açtı.

Gartenstraße caddesi üzerinden haritamda işaretli müzeye doğru yürüdükçe acaba yanlış mı geldim diye düşünmekten kendimi alamadığım zamanlar bir hayli çoktu. Uzaktan herhangi bir tabelayla karşılaşmadığımdan dolayı, köşeyi dönene kadar doğru yolda olduğumdan şüphelenmiştim. Ne zamanki Bernauer caddesine döndüm, o zaman doğru noktada olduğumu anlamıştım.

Müzenin önü kalabalık olmasa da müzenin karşısında bulunan Berlin Duvarı anıtı oldukça kalabalıktı. İlk olarak müzeye giriş yaparak gezinmeye başladım. Müze girişi ücretsiz olmakla beraber içinde 15-20 dakikada bir tekrarlayan bir belgesel filmi mevcut. Geniş bir oda içinde oturup izlemenizi sağlayan bu belgesel filminde; duvarın yapılış amacı, yapılış süreçleri, Doğu-Batı Berlin arasında bu duvarın yeri ve önemi anlatılmaktadır. Belgesel kapsamında ayrıca sınırdan kaçmak isteyen ve bu süreç kapsamında öldürülen kişilerden, duvarın yıkılma süreçleri ve günümüz Almanya’sında oluşan sembolünden bahsedilmektedir.

Belgeselin tamamlanmasından sonra yolun karşısında bulunan duvar kalıntılarının olduğu anıta doğru yöneldim. Burada duvarın original hali korunmakla birlikte, daha önceden duvarın yanında olan izleme kulelerinin temelleri ve insanların geçmelerinin engellendiği bölgeler de bulunmaktadır. Duvarın kalıntıları bittiğinde kalıntıların devamının izleri hala yollarda görülebilmektedir. Duvarların yakılsa da izlerinin günümüze kadar geldiğinin güzel bir anlatımla yollara işlenmiş. Hatta konum olarak bu izlerin tam üzerinde durduğunuzda zamanında geçilmesi imkansız görünen Doğu-Batı Berlin sınırları üzerindeki noktada bulunabiliyorsunuz.

Berlin Duvarı Anıtı’nda ayrıca sınırı geçmeye teşebbüs ederken vurularak hayatını kaybeden kişilerin isimlerinin olduğu bir de ayrıca bir anıt görmeniz de mümkün. Oldukça güzel bir tasarıma sahip olan bu anıtta ölen kişilerin hepsinin fotoğrafları ve isimleri de mevcut.

Şehrin kuzey taraflarında yaklaşık birkaç saat geçirdikten sonra, istediğim yerleri görmenin verdiği mutlulukla etrafta amaçsızca dolaşmaya başladım. Yönümü yine güzel resimleri çekebileceğimi düşündüğüm Spree nehrine doğru döndürdüm. Güneye doğru yürüdükçe, bir yandan da haritamdan baktığım yerlerde Madame Tussauds müzesinin de yakınlarda olduğunu gördüm. Bal mumu heykelleri ile ziraretçilere güzel zaman geçirten bir yer olduğu hakkında bilgiler edinmiştim.

Bunun üzerine son durak olarak Madame Tussauds müzesine girdim. Oldukça renkli bir atmosfere ait bu yerde kategorize edilmiş olarak ünlü Alman siyasetçileri, futbolcuları, televizyon sunucularını görmeniz mümkün.

Müze’de ayrıca Adolf Hitler’in de bir adet bal mumundan heykeli bulunmaktadır. Ancak tahmin ettiğim kadarıyla zarar görmesinden endişelenildiği için diğer bal mumu heykellerinden farklı olarak kapalı cam bir alanda sergilenmektedir. Diğer tüm heykellere dokunulması ile ilgili bir sorunu olmayan müzenin Adolf Hitler konusundaki önlemleri de ilginç.

Müzenin üst katlarında tanınmış aktör ve aktristlerin, şarkıcı ve müzisyenlerinde heykelleri bulunmaktadır. Müzenin sonunu tamamen Star Wars temalı heykellere ve atmosphere ayırdıklarını gördüğümde ayrıca sevinmiştim. Akşama doğru güneşin de batmaya yüz tutmasıyla, her ne kadar isteksizce de olsa otelime dönerek çantalarımı topladım ve ertesi gün ilk ışıklarıyla Türkiye’ye döndüm.

Berlin benim için her zaman özel yeri olacak olan bir şehir. Doğal atmosferi, şehrin güzelliği, özellikle ve özellikle Brandenburg kapısının o görkemi benim için unutulmazlar arasında olacak. Saatlerce gezmekten bıkmadığım, her köşesi güzelliklerle dolu bir şehir. Kendine has ağırlığı olmakla birlikte şehrin bir çok yerinde gezerken gördüğüm şey, her noktasında fotoğraflık muhteşem yerlerin olduğuydu. Bir daha fırsatım olsa düşünmeden gideceğim yerlerden birisi…

Yazının orjinali: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=909&SAYFA=2

Barcelona: İspanya’nın İncisi

Barcelona’ya ilk gelişim 2008 yılında yaz kampı vesilesiyle gerçekleşmişti. Kampın merkezi Bilbao şehri idi. Kamp bittikten sonra kız kardeşim ile Barcelona’ya gelmiştik. Tabi o zaman zarfında sadece 2 günümüz olduğundan dolayı Barcelona’da gezilecek her yeri gezemediğimi düşünüyordum. Bu seferki seyahatim 2 günden fazlaydı ancak yine de bu güzel şehri gezmek için günlerin haftaların yeterli olmadığını biliyordum. Bu muazzam şehirden ne kadar fayda sağlayabilirsem benim için o kadar doyurucu olacağını düşünüyordum.

Barcelona’ya şimdiki eşim o zamanki kız arkadaşım ile gitmeyi planlamıştık. Şehre varışımız oldukça erken saatlerdeydi, toplamda sadece 5 günümüz olacağından güneş ışığından en verimli şekilde yararlanmak ve zamanımı en iyi şekilde kullanmak istedim. Güne oldukça erken başlamamıza rağmen hostelimize yerleşir yerleşmez doğrudan eşyalarımızı bırakıp yola koyulduk. Hostelimiz meşhur Sagra di Familia katedraline sadece iki sokak uzaklıktaydı. Biz eşyalarımızı yerleştirene kadar Sagra di Familia’yı görmek için sokaklar uzunluğunda sıra olduğundan şansımızı bir başka gün denemek üzere rotamızı ilk olarak Gaudi Park’ına döndürdük.


Gaudi Parkı konumu itibariyle tepenin yamaçlarına kurulmuş, muazzam manzarası olan bir yapı olma özelliğindedir. Bu özelliğinden dolayı eğer yürüyerek gitme amacınız varsa tepeyi tırmanacağınızdan dolayı zorlanabilirsiniz. Metroyla ulaşılmak istendiğinde Lesseps durağında inilip birkaç yüz metre yürünmesi ile parka ulaşım sağlanabilinir.

 Gaudi parkı 1900 – 1914 yılları arasında inşa edilmiş olup, 1923 yılından sonra halka açılmıştır. Parkın girişinde bulunan dragon görünümlü kertenkele parkın sembolü olarak görülmektedir. Yerli ve yabancı turistlerin 4 mevsim ilgi odağı olduğundan dolayı parka gidildiğinde kalabalıkla karşılaşılması muhtemeldir.

Gün ışığından olabildiğince yararlanmayı amaçlayarak, Plaça d’Espanya (İspanya Meydanı) ‘na doğru yola koyulduk. Gaudi parkından bir kaç yüz metre ilerledikten sonra metro ile (S2 Sabadell) tek vasıtayla doğrudan meydan çıkışına gelebilirsiniz, yol yaklaşık 15 dakika sürmektedir.

Sözde aylardan ekim… Havanın soğuk olmasını bekliyordum, ancak güneş ensemizde tüm coşkusuyla kendini hissettiriyordu. Hazırlıksız yakalanmamak için her sabah sırt çantamızın içine montlarımızı istiflesek de 4-5 gün boyunca bunun nafile bir davranış olduğunu bilemeyecektik. Hava durumuna baktığımda her gün için yağış göstermesine rağmen bir gün bile yağışın olmamasını talihin bizim yanımızda olmasına veriyordum.

Meydan oldukça geniş ve bir çok yere yakın olmasından dolayı Barcelona’nın önemli meydanları arasında yer almaktadır. 1929 yılında inşa edilmiş olup önemli bir kale olan Montjuïc kalesinin yamaçlarında yer almaktadır. Bir önceki Barcelona ziyaretimde yeterince vaktim olmadığından dolayı Montjuïc, Plaça d’Espanya ve ulusal müzeyi gezme fırsatım olmadığından buraları ilk defa görüyordum ve oldukça etkilenmiştim. Mimari ve altyapının bu kadar güzel yerleştirildiğini gördüğüm ender yerlerden biridir bu meydan.

Metrodan çıkınca Barcelona’nın ünlü Venedik Kuleleri bizi karşıladı. Reina Maria Cristina caddesinde sağlı sollu yerleştirilmiş olan bu kulelerin boyları 47 metre uzunluğundadır. Venedik Kuleleri denmesinin sebebi Venedik’te bulunan St. Mark çan kulesinden mimari ve görünüm tarzının esinlenilmiş olunmasıdır.

Sabahın erken saatlerinde meydana geldiğimden dolayı yollar boştu. Bende bu şansı değerlendirip (tabii ışığın kırmızıya dönmesini bekledikten sonra) yolun ortasına geçip kendimce ilginç olabileceğini düşündüğüm fotoğraflar çekmeye başladım. Her çektiğim fotoğrafla beraber bulunduğum meydana,  etrafındaki binalara ve bu güzel şehre karşı hayranlığım daha da pekişiyordu.

Meydanda bulunan bir diğer ilgi çekici yer Arena olarak bilinen alışveriş merkezidir. Burası daha önceleri arena olarak kullanılmaktaymış. 2011 yılında boğa güreşi alanından alış veriş merkezi olarak değiştirilmesine karar verilmiş. İçi oldukça geniştir ve çeşitli dükkanlara ev sahipliği yapmaktadır. Yürüyen merdivenler ile merkezin tepesine çıkmak mümkündür. Terasta Barcelona şehrini 360 derece görmek mümkündür. Güzel bir günde eşsiz bir manzara sizi beklemektedir. Teras katında restoran ve kafeler mevcuttur. Teras katına asansör ile çıkmak 1€ olarak belirlenmiş (sanırım kalabalığı azaltmak için bir yöntem).

Yolumu Museu Nacional d’Art de Catalunya’ ya çevirerek gezime devam ettim. Daha çok uzaklardan bile görkemini fark etsem bile yakınına geldikçe uzaktan aslında gördüklerimin devede kulak kaldığını anlamıştım. Yakınlarına doğru geldikçe hemen avlusunda çok şık bir havuz gördüm. Şansıma tam o dakikalarda çalışmaya başladı. Bir dakika öncesinde sanki uyuyan bir güzel gibi sessiz sakin duran havuz, çalıştırılmaya başlandıktan sonra adeta bir şelale misali gürüldemeye başladı. Saray konum itibariyle tepenin eteklerine kurulduğundan suya bu şekilde yol vermek saraya ayrı bir renk katmıştı bence.

Yavaş yavaş merdivenleri tırmanmaya başlamıştım. Gözüme irili ufaklı bilboardlar, reklamlar ve sponsorlar ilişti. Anladığım kadarıyla burada gün içinde bir motosiklet turnuvası gerçekleşecekti. Sarayın merdivenlerinden bir kısmını bu etkinlik için kapatılmış ve yapay parkurlar inşa edilmiş. Parkurların yanına geldiğimde motosikletçilerin büyük hızla sarayın yanından belirip bu parkurlar sayesinde yokuş aşağı indiklerini gördüm. Güzel, ilginç bir manzara oluşmuştu. Henüz daha prova aşamalarında olmasına rağmen etkinliğin çok heyecanlı olacağından şüphem yoktu. Tabii önceliğim bu yarış / etkinlik olmadığından saraya doğru tırmanmamı sürdürdüm ve müzenin girişi olduğunu düşündüğüm avluya geldim.


Müzenin avlusunda soluklanmak için durakladığımda Barcelona’nın belki de yarısının ayaklarımın altında olduğunu farkettim. Aşağıdan bakıldığında ne kadar yüksekte olduğu tam olarak fark edilmese de yukarı çıktığınızda aslında ne kadar muhteşem bir görüntüye sahip olduğunu görebiliyorsunuz.


Müzeye giriş yaptığımda içeride beni hoş bir sürpriz karşıladı. Gittiğim gün ve tarih sebebiyle ayın ilk pazarına denk gelmiştim. Bu sebepten dolayı tüm müzeler ücretsizdi. Daha önceden müzelerle ilgili böyle bir şekilde şansım yaver gitmediğinden oldukça sevindim.

Normal şartlarda giriş 12€ olarak belirlenmiş. 65 yaş üstü ve öğrenciler için 1€ ücret belirlenmiş. Kalıcı koleksiyonlara giriş yapılabilinmesi için ise 18€ gibi bir bedel gözden çıkarılmalıdır. Bunların yanında audio rehber 3.50€ gibi bir ücretle kiralanmaktadır.



Müzenin içinde bir çok döneme ait eserler bulunmaktadır. Roma, Gotik, Rönesans, Barok dönemlerine ait eserlerin yanı sıra Modern döneme de ait eserler mevcuttur. Her dönem binanın belli bir kanadına yerleştirilmiştir. Her kanatta ayrı bir dünyaya giriş yapılıyor ve o dünyanın bileşenleri sizi daha da cezbediyor. Benim şahsen en çok beğendiklerim  Joan Reixac imzalı  “Altarpiece of Saint Ursula and the Eleven Thousand Virgins”,  Pere Nunyes tarafından yapılan “Altarpiece of St Elgius of the Silversmiths” ve “Altarpiece of Saint Vincent” isimli yapılardı. Görkemli, göz alıcı ve nefes kesici eserler dört bir yanımı sarmıştı.

Müzenin üst katlarında ayrıca nümizmatik koleksiyonu mevcuttu. Dönem dönem ayrılmış olan paraların tarih sıralamasında nasıl evrim geçirmiş, nasıl gelişmiş ve hangi evrelerden geçmiş olduğunu görebiliyordum.

İnsan o müzede saatlerin nasıl geçtiğini anlayamıyor gerçekten. Tüm bir gün, hatta 2 gün bile gerekirse ayrılabilinecek bir müze. Maalesef benim bu kadar vaktim olmadığından dolayı öğleden sonrası civarlarında müzeden ayrıldım.

Aklımda sabah şansımın döndüğü gerçeği bir defa daha yankılandı. Bugün günlerden ayın ilk pazarıydı ve Barcelona’da görmek istediğim bir başka müze daha vardı… Picasso Müzesi. Buraya mutlaka gitmem gerekiyordu ve bunu başarabilirsem bugün başarmak istiyordum.


Picasso Müzesi konum itibariyle şehrin “Old Town” kısmında bulunmaktadır. O kısımlarda araç ve otobüs ile erişim pek mümkün olmadığından dolayı benim tavsiyem en yakın metro durağında inilip oraya kadar yürünmesidir. İnanın bu yürüyüş zamanınıza değecektir. Şehrin dar sokaklarında yürürken her tarafınız tarih ile çevreleniyor. Şehrin o kısmındaki mimarisine zarar verilmediği için son derece düzel bir atmosfer mevcut sokaklarda.

Geldiğim metro durağına geri giderek yönümü “El Barri Gotic” taraflarına çevirdim. Yurtdışında mümkün olabildiğince yürüyerek etrafın tadını çıkarmaya çalışırım. Ancak Barcelona şehri oldukça büyük ve geniş bir şehir. Bu sebepten dolayı görülecek belli yerler arasında toplu taşıma araçlarını kullanmanızı öneririm.


Elimdeki haritadan müzenin olduğu yeri saptayarak metro ile yakınlarına geldim. Sokakların arasında bir sağ bir sol yaparak ilerlemekteydim… Binalar, insanlar, atmosfer son derece güzeldi. Dar sokaklar arasında elinde viyolonsel olan yaşlıca bir kadının klasik müzik çalması sizi adeta bir rüyalar alemine götürüyordu.

Müzenin bulunduğunu düşündüğüm sokağa geldiğimde bu müzenin aslında ne kadar popüler olduğunu gördüm. Ayın ilk pazarının da olması turistleri akın akın buraya çekmişti. Müzenin kapısının önünde yüzlerce kişilik sıra oluşmuştu. Sıranın sonu bulunduğum yerden görünmüyordu. Ancak bu müzenin bu kadar kalabalık olması boşuna değildi. Sıra ne kadar uzun olursa olsun bu müzeyi görmem gerekiyordu. Sıranın sonlarına doğru ilerledim. Sıra beklediğim kadar yavaş ilerlemiyordu, dakikalar ilerledikçe adım adım müzeye yaklaştığımı görebiliyordum. Müzeye gelirken dinlediğim klasik müziğin yerini müze kapısının önünde konuşlanan müzisyenlerin çoşkulu şarkıları aldı. Müziğin ve etrafın güzelliğine kendimi kaptırmışım, sıra çabucak eridi.

Pablo Picasso (1881 – 1973) yaşamı boyunca bir çok ünlü eserini Barcelona’da hayata geçirmiştir. Müze kapsamında bir çok eserini, çalışmalarını görmek mümkündür.  Sanatçının eserlerini geliştirirken izlemiş olduğu adımları, eskizleri ve bir çok tablosu burada sergilenmektedir.

Giriş ücreti:  Collection + temporary exhibition € 14,   Collection € 11,  Temporary exhibition € 6,50

Picasso Müzesinde bulunan eşsiz eserlere doyduktan sonra ara sokakların bu kalabalığından bunaldığımı fark ettim. Müzelerde ve sokaklarda bulunan kalabalıktan kurtulma ihtiyacı doğdu bir anda. Konum olarak o kadar kilit bir noktada bulunuyordum ki  sadece bir kaç sokak ötemde Park de la Ciutadella bulunuyordu.

Böylesine kalabalık bir şehirde bu kadar ferah, bu kadar geniş bir park bulmak benim için büyük bir şanstı. Park konum itibariyle 4 adet metro durağının ortasında bulunmaktadır. Ulaşım bir çok yoldan sağlanmaktadır. Parkın içinde geniş yeşilliklerle birlikte bir adet hayvanat bahçesi, botanik bahçesi, geniş süslemeli havuzları ve Katalan Parlamenter binası bulunmaktadır.

Halihazırda sırt çantamda bulunan atıştırmalık yiyecek ve içecekleri burada tüketmek için çok güzel bir fırsat yakaladığımı hissettim. Tabii normal şartlarda Türkiye’de bir park inşa edildiğinde tüm yeşilliklere “Çimlere Basmayınız!” tarzı tabelalar konularak insanların bu yeşilliklerde zaman geçirmesi olabildiğince engellenmeye çalışılır. Ben de tabii bu düşünce tarzıyla “Acaba ne yapmalıyım? Şimdi buraya gelsem kurulsam amcanın biri ‘Yassah kardeşim hadi kalk git!!’ der mi?” diye düşünmekten kendimi alamadım. Gerçi sonra etrafıma baktıkça herkesin piknik havasında olduğunu gördüm. İnsanlar gruplar halinde gelip pikniklerini burada yapıyorlarmış.

Saatlerce süren gezme ve koşuşturmalardan sonra parkta uzanıp etrafın ve havanın tadını çıkarmak gibisi yoktu gerçekten. Parkta birçok müzisyen renkli parçalar seslendiriyordu. Bu müzisyenlerden en çok ilgi çekenlerinden biri sanırım Bob Marley taklidi yapan bir gençti. İlk aşamada sadece müziği duyuyordum, sanki gerçekten Bob Marley dinliyor gibi hissettim kendimi.

 Yaklaşık 1 saat dinlendikten sonra daha önceden de ziyaret ettiğim ve parkın çok yakınında olan Zafer Kapısı (Arc d’Triumph) yapısını görmeye gittim. Daha önce benzer yapıyı Roma ve Üsküp’te görmüş olmama rağmen burada yapılmış olan zafer kapısı tasarım olarak diğer tümünden daha farklıydı. Bilinen beyaz renginin dışında bu Anıt kırmızı rengindedir. 1888 yılında inşa edilmiş mimar Josep Vilaseca tarafından inşa edilmiştir. İnşa edilme sebebi “Barcelona World Fair” Fuarında ana kapı olarak görev görmesidir.

Şehrin “El Barri Gotic” kısımlarına doğru gidildikçe sokaklar daralmakta ve ortam yerini tarihe bırakmaktadır. Sokakların buluştuğu bir meydan vardır ki bu meydanda da Avrupa’da görüp görebileceğiniz en güzel katedrallerden biri bulunmaktadır. Cathedral of the Holy Cross and Saint Eulalia veya daha bilindik adıyla  Barcelona Cathedral 90 metrelik boyuyla Gotik mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. 15. Yüzyılda inşa edilmiştir.

Kilise mimarisine karşı hayranlığım olduğundan dolayı buraya kadar gelmişken bu kiliseyi mutlaka görmem gerektiğini düşündüm. Girişte para ödeyerek dilerseniz kilisenin çatısına çıkabilirsiniz. Kilisenin çatısına ancak saat 17’ye kadar çıkılmaktadır. Gerçi işin ilginç tarafı 17’den sonra çatıya çıkılmıyor ancak kiliseye ücretsiz girilebiliyor. Sanırım bunu girmeden önce bilsem etrafta bir müddet oyalanırdım diye düşünüyorum. Kilisenin çatısından manzara her ne kadar güzel de olsa yine de ücret alınması ne kadar doğru tartışılır. Etraftaki insanların bundan oldukça haberinin olduğunu varsayıyorum. Zira kilisenin çatısından merkez ayin noktasına indiğimde büyük bir kalabalıkla karşılaştım. İlk aşamada bir ayin olabileceğini düşündüm, ancak sonradan farkettim ki kilisenin içinde bulunan kişiler de benim gibi turistti. Belli bir saatten sonra kapılar açılmıştı ve dileyen herkes giriş yapabilir duruma gelmişti.

 Katedralden çıktığımızda hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Ekim ayı olmasından dolayı gündüzler yazın olduğu kadar uzun olmuyordu. İlk gün için gün ışığından yeterince yararlandığımı düşünerek akşamı geçirmek istediğim Barcelona’nın sahil kısmına doğru ilerledim. Bu kısımda sahil ve iskele tarzı yerleri bulmak mümkündür. La Rambla caddesinin tam bitiminde bulunan iskele kısmı akşamımı tam geçirmek istediğim yerlerden biriydi.

Gezerken genelde şehrin tadını çıkarmak istediğim için yiyeceklerimi ya gündüzden hazırlayıp çantama atıyordum ya da take-away tarzı yerlerden alıp park bahçelerde tüketiyordum. İskele’nin uçlarına doğru ilerleyip boş banklardan birine oturduk. Gelen giden veya karışan kimseler olmadığından rahat rahat keyfimize bakabilir hale gelmiştik.

Bir önceki gelişimde “El Barri Gotic” kısmında Latin ve Jazz barlarına gitme şansım olmuştu. İnsanlar son derece arkadaş canlısı ve sıcak kanlılar.  Gecenin ilerleyen saatlerine kadar bir çok güzel yer bulmak mümkün. Tabii bu sefer geldiğimde sabahın erken saatlerinden itibaren tabanvay olarak bir çok yeri görmeye çalıştığımdan dolayı ilk gün nispeten daha erken bir saatte hostele dönerek günü tamamladık.

Ertesi gün gezimizin kaldığı yerden devam ederek metro ile Montjuic  Kalesi (Castelle de Montjuic) eteklerine doğru metroyla geldik. Metro durağı ile yakın bir yerlerde inmiş olmamıza rağmen kaleye çıkan yolu hesaba katmadığımı farkettim. Tepenin eteklerinde yukarı çıkan teleferik sistemi mevcut olmasına rağmen kişi başı 11 euroluk bir ücrete sahip. Barcelona manzarası eşliğinde tepeye çıkmak isteyenlere tavsiye edebilirim. Öteki yandan ben gözümü karartıp tepeyi kendim tırmanmaya karar verdim. Yaklaşık bir 15 dakikalık tırmanıştan sonra tepenin yamaçlarına varmış oldum.


Kale, zamanın askeri karargahlarından biri olmakla birlikte bugün turistik olarak işlev görmektedir. 1640 yılında inşa edilmiştir. Kalenin içine giriş ücretsizdir ancak dikkat edilmesi gereken bir durum mevcuttur. Kalenin içinde turistik amaçlı sergilenen bir bölümü Pazartesi günleri kapalı olarak belirlenmiş. Oraya gidilmeden önce kontrol edilmesinde fayda var.

Tepeden iniş çıkışına göre kolay oldu. Teleferiğin dışında kalenin önünden kalkan otobüsler mevcut. 15 dakikada bir kalkan otobüsler sizi İspanya Meydanı’na rahatlıkla götürebilmektedir. Kaleye girişlerde meydandan geçen otobüsler ile oldukça ucuza kaleye varmak mümkündür.

Gel gelelim benim favori turistik mekanlarımdan birine: Poble Español

Adı gereği İspanyol Köyü anlamına gelen yapı; İspanya’da bulunan tüm köy kültürlerinin paternlerini bir küçük köyde toplanmış halidir. İspanya kapsamında bulunan 16 etnik kültürün buluştuğu toplamda 117 binanın olduğu bu yapıda; Katalan, Endülüs, Bask, Aragon vb.. gibi bir çok kültüre ait mimari dokuyu görmek mümkündür. Köye girişte verilen harita ile hangi binanın hangi kültüre ait olduğunu görebilirsiniz.


Meydanına vardığımda bir orkestranın prova yaptığını gördüm. Çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan bu orkestranın çaldığı yerel müzikler ile sizi içine çeken o mimari bir araya gelince kendimi tam anlamıyla huzur içinde buldum. Her köşe başka bir güzel, her yer ayrı bir heyecan vericiydi. Her bina özenle oluşturulmuş ve ne kadar birbirinden farklı da olsalar bir bütün olarak hepsi kendini hissettiriyordu.

İspanya’ya gelmeden önce kız arkadaşıma evlenme teklifi etmek için yüzük satın almıştım. İspanya seyahati sırasında kendisine evlenme teklifi etmek istiyordum. Ancak kendi kendime bunun için en iyi olacak tarihin onun doğum gününe denk gelen 8 ekim olduğunu inandırmıştım. Yüzüğü günlerdir saklıyordum ve verebileceğim en doğru anı bekliyordum. Bugün günlerden 7 ekimdi…

Poble Español’a geldiğimde içimdeki huzur o kadar büyüktü ki bu anın o an olduğunu düşünmüştüm. Ancak tek bir sorun vardı, yüzüğü doğum gününde vermek istediğimden dolayı hostelde bırakmıştım. İçimdeki huzur bir anda yerini üzüntüye bırakmıştı. Güzel bir anı kaçırdığımı hissetmiştim. Yüzüm bir anda değişince ister istemez merak uyandırmıştım. Kendisine pek bir şey ifade edememiştim çünkü zamanında önce sürprizi bozmak istemiyordum. Kendime verdiğim sözü tutmam gerektiğini düşünerek ve moralimi düzelterek geziye devam ettim. Nasılsa 1 gün daha vardı, yarının neler getireceğini kim bilirdi?

 Poble Español’da geziyi tamamladıktan sonra La Pedrera ve Casa Batlló yapısını görmek için müze çıkışından tekrar metroya binerek Diagonal durağında indik. Yeterince tepe bir yere geldiğimizden dolayı geri kalan yolu yokuş aşağı inecek olmamız bizi sevindirmişti.

Yolun başında ilk olarak karşımıza çıkan yapı La Pedrera’ydı. 1910 yılında Ünlü mimar Antoni Gaudí tarafından inşa edilen bu bina 1984 yılında UNESCO dünya mirası listesine girmiştir. Modern mimari göz önünde bulundurularak inşa edilmiş olan bu bina bilindik tasarımların dışına çıkarak turistlerin ilgi odağı olmayı başarmış. Binanın hem için hem dışı insanın ilgisini çekmeyi başarıyor. Giriş ücreti 10 ile 20 euro arasında yetişkin, öğrenci, çocuk fiyatlarına göre değişmektedir.


La Pedrera’nın bulunduğu yoldan aşağı doğru devam ettikten sonra karşımıza Casa Batlló yapısı gelmektedir. Bu bina da Gaudi tarafından inşa edilmiş olup şehrin başlıca turistik mekanlarından biridir. Gaudi’nin yapmış oldu binalarda görülen mimari imzası kendisini Barcelona’nın vazgeçilmezleri listesine koymuştur.

Havanın güzel olmasını da bahane ederek, sokakları olabildiğince keşfetmeye devam ediyorduk. La Pedrera  ve Casa Batlló yapılarını da gözlemledikten sonra sahile doğru devam ederek Barcelona’nın en bilinen caddelerinden biri olan La Rambla caddesine geldik. Tüm ışıltının tüm hareketin bu caddede toplandığını görmem çok uzun sürmedi. Sağlı sollu kafeler, restoranlar caddenin popülaritesini iyice arttırmıştı. Hediyelik eşya satan mini dükkanlar ve sokak göstericileri caddeyi daha da renkli hale getiriyordu.


Sokak göstericileri demişken, Barcelona’nın en sevdiğim özelliklerinden biri sokak göstericilerinin çeşitliliği ve profesyonelliğidir sanırım. Özellikle La Rambla Caddesinde dolanırken yan yana dizilmiş olan bir çok sokak göstericisiyle karşılaşmanız mümkün. Ustaca yapılmış olan makyajlar ve kostümler işi daha da ilginç hale getiren unsurlardır. Hepsi de hünerlerini ustaca sergiledikleri için her göstericinin önünde geçirdiğim zaman benim için iyi değerlendirilmiş olarak görülebilir. Hoşunuza giden bir figür varsa küçük bir ücret karşılığında (daha doğrusu gönlünüzden ne koparsa) yanına gidip fotoğraf veya video çektirmeniz de mümkündür.

La Rambla caddesinde bulunan görsel şöleni de izledikten sonra ana cadde üzerinde çok fazla takıldığımızı düşünerek biraz da gölgelerde kalmış yerlere gitmek istedik. Şansımızı bir de ara sokaklarda (tabii çok da ücra köşeler olmamak kaydıyla) denemek istedik. Daha adımımızı döner dönmez karşımıza devasa bir Pazar alanı çıktı. Oldukça ucuza satılan meyve doldurulmuş tabaklardan gözümü alamamıştım. Bir yandan lokman hekimler, meyve sebze satan kişilerin dışında bir de rengarenk şekerlerin satıldığı stantlarda mevcuttu. Renk harmonisi o kadar güzeldi ki insanın şeker veya çikolata sevmese bile bunlardan alıp tadası geliyordu.

Güzellikler sadece bununla da bitmiyordu, sokaklarda yürümeye devam ettikçe her taraftan yükselen o tarih kokusu insanın dört bir yanını kaplıyor. Ana caddenin zaman zaman bunaltan kalabalığı ara sokaklarda yerini daha fazla huzura bırakıyor.

Tüm gün gezmenin ve dolaşmanın vermiş olduğu yorgunlukla kendimizi yine su kenarında bulduk. Bu sefer gün batımını tam vaktinde yakaladığımı düşünüyordum. Kısa bir süre içinde gök yüzü mavi tonlarından turuncu, kırmızı tonlarına doğru kaymaya başladı. Güneşi batırmak için bulunduğum yerin son derece güzel bir nokta olduğunu işte bu gün batımını yakaladığımda anlamış oldum.

Tahminimce manzarasından dolayı Montjuic Kalesi’nin gün batımlarına dair eşsiz manzaralar sunacağını düşünüyorum. Gün içinde ziyaretimde Barcelona’nın hem ticari, hem kültürel alanlarına hakim olabilen bir alan olduğunu gördüm.

Her gün saatlerce ve kilometrelerce yürümenin de dezavantajı maalesef belli bir saatten sonra insanın pilini bitirebilmesidir. Her ne kadar akşamları eğlenceli yerlere gitsek de bir noktada bünye sanırım güne paydos etmek istiyor.

Hostelimize giderken gece aydınlatılması ile daha da ihtişamlı bir şekilde duran Sagra di Familia’yı da görmüş olduk. Gündüz ayrı, gece ayrı güzel görünen kilise için boşuna Barcelona’nın incisi denmiyor sanrım.


Barcelona’da geçireceğim son güne uyandığım zaman önceki günlerde gezmek istediğim bir çok yeri gezmiş olmanın verdiği rahatlıkla gözlerimi açtım. Programını yapıp gidemediğimiz pek bir yer kalmamıştı. Bu sebepten dolayı bu günü kendimize ayırabileceğimizi düşündüm. Turistik aktivitelerin dışında en azından bir kaç alışveriş yapabilirdik

Sabahları erken saatlerde yola çıktığımızdan merak ettiğim eski boğa güreşi arenası olan La Monumental’e gitme şansımız oldu. Katalan parlamentosunun 2010 yılında çıkarmış olduğu boğa güreşlerinin yasaklanması yasasından sonra kapatılan arena şimdi konserler için kullanılmaktaymış. Yaklaşık olarak 20000 kişi kapasitesine sahip arenada 26 sıra koltuk bulunmaktadır.

Günlerin yorgunluğu ve sürekli yürümenin verdiği bitkinlik üst üste gelince son gün bulabildiğimiz her yerde dinlenerek ve her gölge altında serinleyerek günü geçirmeye çalıştık. Akşam olduğunda yorgunluktan ayaklarıma kara sular inmesine rağmen hala yerine getirmem gereken bir planım olduğunu biliyordum. 8 Ekim gününün akşamında evlilik teklifimi gerçekleştirecektim.

Bir önceki gün Poble Español’da etmek istediğim teklifin günü bugün gelmişti. Yer olarak ilk gün geldiğimiz Museu Nacional d’Art de Catalunya binasının terasını düşünmüştüm. Gündüz vakti geldiğim müzede harikulade bir manzarayla karşılaştıktan sonra akşam vakti gelinmesi ile bu manzaranın daha da nefes kesici olabileceğini düşündüm. Güzel sakin bir ortam eşliğinde sanırım kaç zamandır yaptığım planların ve sürprizin işe yarayabileceğini düşündüm.


Aynı şekilde İspanya Meydanı’na gelip tepeye doğru yürümeye başladık. Tepeyi tırmandıkça benim heyecanım da tırmanmaya başlamıştı. İnsan ne kadar söyleyeceklerini de planlasa o an geldiğinde kelimeler yetersiz kalıyor. Tepeye çıktığımda heyecanım daha da arttı, zira bulunduğumuz alan anlaşıldığı üzere insanların akşam takıldıkları bir alanmış. Bu sebepten dolayı benim boş olacağını düşündüğüm yerde en azından otuz kişi mevcutmuş.

O kadar kişiyi görmeme rağmen o anda hissettiklerim sanırım bana göre bir zamanın yavaşlayıp durması gibi geldi. Söyleyeceklerimin çoğunu bile söyleyemeden yüzüğü çıkartmış bulunmuştum. Karşımda sevinçle beraber şaşkın bir ifadeyle “Evet”cevabını aldığımda sanırım o an dünyalar benim olmuştu.

Heyecanımı biraz olsun üzerimden attıktan sonra terasta karşımızda bulunan manzaranın tadını çıkarmaya başladık. Biz bu manzaranın tadını çıkartırken kısa bir süre sonra birinin taşınabilir orgunu kurup orada yanımızda aşk şarkıları söylemeye başlaması bugünü benim için unutulmaz bir anı haline getirdi.

Barcelona benim için her yönüyle bambaşka bir şehir. İnsan ne kadar ziyaret ederse etsin, her defasında döndüğünde “Buraya bir defa daha gelinir…” dediğini duyar gibiyim. O kadar canlı ve renkli bir şehrin şamatası ve muhteşemliği içinde insan kendini kaybediyor. Sanırım burada bu güzel şehir için söylenecek olan en yakışık alır benzetme, zamanında da söylendiği gibi : “God’s Land”

 

Yazının Orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=804&SAYFA=2