Yeni Zelanda – Kuzey Ada

Yeni Zelanda Türkiye’ye vize uygulayan ülkelerden biri ama karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde normalde 250 küsür dolar olan vize ücreti biz Türklere sadece 40 dolar. Fakat vizenin çıkma  süresi uzun sürebiliyor. Normalde Avrupa ya da Amerika Birleşik Devleti gibi ülkelere vizenin çıkması bir hafta sürerken, Yeni Zelanda vizesinin çıkması en az 2 ayı buluyor.

Yeni Zelanda güney yarım kürede bulunmaktadır. Kuzey ve Güney olacak şekilde iki büyük adadan oluşur. Benim için Yeni Zelanda dünyanın bittiği yerdir. Hatta eşim Mert, Avusturalya’ya kalıcı olarak taşınmaya karar verdiğinde “neden Yeni Zelanda’ya gitmiyoruz, Avusturalya yeterince uzak değil” diye kinayeli bir yorum yaptığımı çok iyi hatırlıyorum.

Mert’le çok hesap kitap yapmadan, Auckland’a uçak biletimizi alıp, gezi planlarımızı yapmaya başladık. Yeni Zelanda’ya gitmiş olan arkadaşlarımız, ülkenin hangi tarafına gideceğimizi sordu. O esnada gidenlerin direk Güney tarafa uçtuğunu, Kuzey’i göremeden ülkeden ayrıldıklarını anladık. Eğer Kuzey’den Güney’e geçmek istenirse de daha uzun süreli kalmak gerekiyordu. Bizim gittiğimiz süre zarfında ülkeyi baştan başa görmek neredeyse imkansızdı. Kuzey’e gidiş dönüş olacak şekilde bilet ayarladığımız için, son anda değişiklik yapıp, Güney’ine geçebilir miyiz diye hesaplar yapmaya başladık. Yeni Zelandalı arkadaşlarım dahil herkes şiddetle Güney adaya gitmemizi tavsiye ediyordu. Güney’de olan muhteşem dağları ve tabiat harikalarını anlata anlata bitiremiyordu hiçbiri. Lakin biz, ilk planımıza sadık kalarak sadece Kuzey’i gezmeye karar verdik.

Yeni Zelandalılar Okyanusya’da “kiwi” olarak da biliniyor. Biliyorum aklımıza ilk olarak kiwi meyvesi geliyor ama bu kiwi başka kiwi. Kiwi kuşu, karanlıkta ortaya çıkan yuvarlak gövdeli uzun çubuk gagalı, sakin utangaç bir kuş. Genelde hava karardığında ortaya çıkıyor. Yeni Zelandalılar kendilerini, ülkelerine has bu kuşla tanımlıyorlar. Bu tatlı kuşların maalesef sayıları gittikçe azalıyor. Yol kenarında karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araçların çarpması sonucu birçoğu hayatını kaybediyor.

Yeni Zelanda yerlilerine “Māori“ deniyor. Māori yerlilerinin ülkeye Doğu Polinezya Adaları’ndan göç ettiği bilinmekte. Māoriler Kuzey’de dört beş kabile, Güney’de ise iki kabile olacak şekilde bölgeye dağılmışlardı. İngilizler karaya ayak basana kadar aralarında çok kanlı gerilla savaşları yaşandı. Fakat yabancı istilacıların geldiğini anlayan Māori kabileleri İngilizlere karşı hızla birleşip saldırmaya başladı. İngilizlerin alışkın olmağı bu saldırı taktiklerini ve vahşi doğa koşullarını avantaja çeviren Māoriler, İngiliz sömürgecilerine göz açtırmadı. Pes eden koloniciler, stratejilerini Māoriler’ile uzlaşma yönünde değiştirdi. Māoriler ise İngilizlerin sunduğu yenilikleri benimseyip, ticarete ve müzakereye sıcak baktı. Māoriler ve İngilizler arasındaki barış anlaşması, tarihte ilk kez yerli halkla imzalanan “ateşkes” anlaşması olduğunu öğrendik.

Yeni Zelanda yerlileri (Māoriler) ve Avusturalya yerlilerine (Aborijinlere) kıyasla daha savaşçı ve güçlüdür. Dahası, Māorilere kıyasla Aborijinler, Avusturalya’da dağınık halde gruplaştı ve her bölgede farklı dille iletişim kurdu. Bu sebeple, Avusturalya yerlileri İngilizlere karşı defansa geçecek etkin ve hızlı bir iletişim ağı kuramadı. İngilizler Avusturalya’da yerli halka karşı ciddi bir üstünlük sağladi ve kısa sürede kıtanın önemli noktalarını ele geçirdi. Bu tarihsel farklılıklar, Yeni Zelanda ve Avusturalya arasında gözle görülür farklılıklara neden oldu.

Māorierin yaşadıkları toprakları savunurken kazandıkları üstünlük sayesinde İngiltere tarafından asimile edilemedi, böylelikle günümüze kadar İngilizlerle eşit statüde yaşadı. Yeni Zelanda’nın şehir ve ilçelerinin hemen hemen hepsi Māori isimleriyle adlandırılıyor. İngilizce ve Māori (Te Reo) resmî dillerdir. Yeni Zelanda’nın en büyük ve kalabalık şehri olan Auckland’da gezerken gördüğümüz Māoriler neredeyse beyaz nüfustan fazlaydı.

Māori yerlilerinin iri ve güçlü gövdeleri hemen dikkat çekiyor. Haka dansını izlediyseniz savaşçı yanlarının nasıl anında ortaya çıktığı görünüyor. Eskiden babalar oğullarını savaşa yollamadan önce haka dansını yapardı ama günümüzde düğünlerde, futbol ya da rugby maç öncesinde veya cenaze sırasında da yapılıyor.

Çoğu Māorinin yüzünde değişik boyutlarda dövmeler vardır. Bu dövmeler sevdiği bira markası, araba resmi ya da eski sevgilisinin adı değildir. Dövmelerin kabile yaşamlarından gelen tarihi ve kültürel anlamları var. Yeni Zelanda’ya gittiğimizde dikkatimi çeken detaylardan bir diğeri de insanların taktıkları yeşim taşı (green stone) oldu. Bizdeki nazar boncuğu gibi orada çok yaygın olan bir taş. Bazı taşlar örgüye benzer şekillerde yapılıyor. Kavislerin kişiler arasındaki bağı temsil ettiğini ve bu taşı erkeğin kadına aldığını öğrendim. Bir başka enteresan detayı ise gezi sırasında okuduğum Sapiens kitabında fark ettim. Yeni Zelanda’da takriben 4 milyon insan yaşarken, koyun ve alpakaların sayısı aşağı yukarı 45 milyon kadardır.

Yeni Zelanda’ya varınca ilk iş karavanımızı (campervan) alıp kamp alanı arayışına girdik. Yeni Zelanda’da ancak devletin belirlediği yerlerde arabayı park edip kalabiliyorsunuz. Campervan ise minivan içinde tuvaleti, yatağı ve mutfak eşyalarının bulunduğu gezici bir araç. İstenilen yerde ve zamanda durup yemek yeniliyor. Durulan yerde istenilirse yüzüp, doğa yürüyüşleri yapabiliyorsunuz. Adeta kaplumbağa gibi evinizi sırtınızda taşıyıp keyifle bulunduğunuz ülkeyi ya da şehri geziyorsunuz.

Gezimize ilk olarak Piha sahilinden başladık. Burası siyah kum sahillerinden (black sand beach) en meşhur olanı. Jeolojik süreçler sonucu oluşan volkanik kaya parçaları zamanla dalgaların etkisiyle siyah kuma dönüşüyor. Böylelikle ortaya muhteşem bir görüntü çıkıyor. Aksama doğru güneş batarken gökyüzünde bulutlar pembe ve turuncu renklerine bulanmış kremalı tatlı gibi oluyor. Sahildeki siyah renkte olan kumlarla birleşince gerçekten ortam muhteşem bir tabloya dönüşüyor. Piha sahilindeki gün batımı gördüklerim arasındaki en güzeliydi diyebilirim.

Sonrasında kaynar jeotermal havuzları ile ünlü eski bir yerleşim yeri olan Rotorua’ya geldik.  Bu bölgede çok sayıda aktif volkan var. Gezerken toprağın tüttüğünü hatta fokur kaynadığına şahit oluyorsunuz. Biz olayı bir adım daha ileri götürerek Coromondel’de bulunan sahilin belli bir noktasında olan jeotermal alana gittik. Bu sahilde yanına alman gereken en önemli şey kürek. Sahildeki kumu kürek yardımıyla kazdıkça içinden kaynar su çıkıyor. Kıyıdan gelen soğuk dalganın suyu ile bu havuzu birleştirdiğinizde jakuzi hissi veren minik kumdan havuza sahip oluyorsunuz.

İstisnalar elbette kaideyi bozmaz ama genelde bir ülkenin başkenti sıradan olurken, en büyük şehri ise cıvıl cıvıl ve eğlencelidir diye düşünürüm. Bakınız Avusturalya’da Syndey ve Canberra, Hollanda’da Lahey ve Amsterdam elbette ki Türkiye örneğini verirsek İstanbul ve Ankara ikilisi en tipik olanlarıdır. Bu sebeple, Wellington’a giderken pek bir beklentim olmadan gittim. Buralara kadar gelmişken, Yeni Zelanda’nın başkentini de gezelim dedik. Wellington gerçekten ezber bozdu. Auckland ülkenin en büyük ve en gelişmiş şehri olmasına rağmen bana çok sıradan bir şehir gibi geldi. Wellington’da özellikle Küba sokağı baya alternatif dükkanların, kafelerin ve restoranların olduğu bir cadde. Sokak aralarında gezdikçe ilginç heykeller ve eserler karşınıza çıkıyor. Duvarlardaki grafitiler sokakları sanat galerisine çeviriyor. Karşıdan karşıya geçmek için yol kenarında beklerken bir anda trafik lambalarının kadın ve Māori figürlerinden oluştuğunu fark ediyorsunuz ve yüzünüzde bir tebessüm oluşuyor. Ayrıca Wellington dünyada kahve konusunda en iddalı şehirlerden biri. Kısaca Auckland ne kadar sade ve sıkıcıysa, Wellington da bir o kadar kişilikli, şımarık ve eğlenceliydi.

Taranaki dağı bana biraz Japonya’daki kuzeni Fuji dağını anımsattı. Gölleri çevresine toplamış etrafta başka rakip dağ olmadan tek başına tüm heybetiyle oturuyor Taranaki. Kahvaltımızı Taranaki dağını görme umuduyla Waikato gölünde yapmaya basladık. Sabırla dağın, bulut kümesinin içinden çıkıp bize gülücük atacağı anı bekledik. Taranaki, sahneye çıkma konusunda naz eden şarkıcı, sıra sıra gelen bulutlar ise bir türlü açılmayan sahne perdeleri gibiydi. Beklemekten bıkan yar gibi atladık vanımıza ve yollara düştük. Bir anda kendimizi dağın eteklerinde bulduk meğer boşuna gölün kenarında beklemişiz. Taranaki dağı tüm güzelliği ile karşımızda bize poz veriyordu. Dağın zirvesi bembeyaz karlarla kaplı aşağı doğru koyu gri siyah renkleri, eteklerine doğru yeşil ve bej renkte bitki örtüsüyle buluşuyordu. Manzara tek kelimeyle muhteşemdi.

Tongariro Ulusal Parkı, Yeni Zelanda’nın en meşhur doğa yürüyüşü rotalarından biri. Ngauruhoe, Tongariro ve Ruapehu dağlarının volkanik tepeleri arasında geçen yürüyüşe Tongariro Geçişi (Tongariro Alpine Crossing) deniyor. Biz de dağların birleştiği noktada bulunan doğa harikası göl birikintilerini görmek için Tongariro Ulusal Parkına yola çıktık. Yeterince erken yola çıkmadığımız için milli parka vardığımızda havanın kararmasına sadece bir kaç saat kalmıştı. Dolayısıyla yürüyüşü yapamadık. Onun yerine vanlarımızı, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde ‘Mount Doom’ olarak da bilinen Ngauruhoe Dağı’nı görecek şekilde park edip keyifle yemeğimizi yedik ve Yeni Zelanda şaraplarımızı yudumladık.

Benim fazla ilgi duymadığım ama ikizim Doğa ve eşim Mert’in hastası olduğu J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi kitabının beyaz perdeye uyarlandığı film setleri, Yeni Zelanda’nın bir çok köşesine dağılmış. Elimizden geldiğince bu kutsal yerleri yüzük aşkına tavaf etmeye çalıştık. Bu yerlerden en bilineni elbette ki Hobbit köyüdür (Hobbiton). Şahsen para tuzağı olduğu kanısındaydım ama yola çıktığımızda, Mert o kadar keyifliydi ki pek sesimi çıkarmadım. Fakat Hobbiton’a varınca sıradan bir yer olmadığını anladım.

Yüzüklerin Efendisi film yönetmeni ve ekibi set araştırması yaparken helikopter üzerinde Matamata yakınlarında Alexander ailesine ait etrafı koyunlarla kaplı, bu masalsı çiftliği görüyor. Konuyu görüşmek için çiftliğe sürpriz ziyaret düzenliyor. Film ekibi, evin kapısını çaldığında, çiftlik sahibi Ian Alexander’i rugby maçını izlerken yakalıyor. Ian da maçı kaçırmamak için meşgul olduğunu söylüyor ve ekibi geri çeviriyor. Yönetmen Peter Jackson çiftliği çok beğendiği için Alexander ailesiyle bir kez daha görüşme ayarlıyor. Bu sefer, film ekibini Ian’ın oğlu Craig karşılıyor. Craig çiftliğe gelenin kim olduğunu çok iyi bildiğinden, hemen o gün çekim konusunda anlaşıyorlar.

Köy, ilk olarak Yüzüklerin Efendisi üçlemesi için düzenleniyor. Film çekimleri bittikten sonra da tüm Hobbit evleri ve dekorlar sökülerek çiftlik eski haline dönüyor. Alexander ailesi, ekibin, Hobbit filmi için köyü yeniden kuracağı haberini alınca, bu sefer bu masalsı yapının kalıcı hale getirilmesi ve ziyaretçilere açılması konusunda ekiple anlaşır.

Evlerin bazıları 1 metreden küçük yapılmış bazıları ise 3 metre boylarında. Bunun sebebi Hobbit rolünü oynayanlar yüksek tavanlı evin yanında durduğu sahnelerde onların kısa olduğu algısını veriyor. Tam tersi Gandalf gibi iri figürler ise ufak boydaki Hobbit evlerinde çekilen sahneler sayesinde Hobbitlerden uzunmuş gibi duruyor. Buna zorlanmış perspektif (forced perspective) deniyor.

Hobbiton’un en ilgi çekici detaylardan biri, Bilbo Baggins’in evinin üzerindeki kocaman meşe ağacının sahte olması. Dahası her Hobbit evinin (Hobbit hole) bir teması var. Şirinlerdeki gibi aslında. Ressam hobbit, peynirci hobbit, terzi hobbit ve marangoz hobbit… Evler bu detaylar baz alınıp dekore edildi. Evlerin içine girip boş olduğunu görüp, göz yaşlarına boğulan ziyaretçiler varmış, bu hobbit yuvaları o kadar gerçekçi yani. Rehber eşliğinde Hobbit köyünü gezerken her bir hobbit evinin ince detaylarla inşaa edildiğini görebiliyorsunuz. Gerçekten masalsı bir köy yaratılmış. Her an köşeden Gandalf ya da Frodo çıkacak gibi hissediyorsunuz.

Gezimizi bitirip Avusturalya dönüş uçağımıza binerken, arkadaşlarımızın Güney ada hakkında söyledikleri aklıma geldi. Kuzey adadan bu kadar etkilendiysek, kim blir Güney ada ne kadar güzeldir diyerek ülkeden ayrıldık…

Hermitage Denince Aklınıza Sadece Müze Geliyorsa Bir Daha Düşünün!

2014 yazında babamla Baltık gezisine gittiğimde, ilk durağımız, Rusya’da St. Petersburg’du. Elbette orada ilk olarak muhteşem bir yapı olan Hermitage müzesine uğradık. Bu gezinin en güzel tarafı babamla gidiyor olmamın yanında tur rehberinin dayım olmasıydı. Zarif St. Petersburg şehrinin göbeğinde alabildiğince görkemliydi Hermitage. Turkuaz renk duvarlarını beyaz motifler çevreliyordu. Duvarların kenarlarındaki altın varaklar anında dikkat çekiyordu. Hermitage müzesinin kapısında sabırla içeri girmeyi bekliyorduk.

Normal şartlar altında, dayımın anlattıklarını dinleyecek, Rus tarihi ile ilgili güzel bilgiler öğrenecektik. Turdaki katılımcılar olarak toplamda 20 kişiydik. Müze yetkilileri dayıma 10 kişiden fazla grup halinde girilemeyeceğini söyledi. Böylelikle dayım beni oracıkta tur rehberliğine atadı. Eeee daha önce yapmadığım bir şey değildi. Üniversitede öğrenciyken ikizimle birçok kere Türkiye’nin çeşitli illerinde liderlik ve rehberlik yaptık.

Ben daha olayı kavramaya çalışırken dayım elime mikrofonu tutuşturdu. “Rastgele!” deyip yanımızdan ayrıldı. Yanımda mükemmeliyetçi bir Rus sanat tarihi uzmanı bitiverdi. Vladimir bana konuları İngilizce anlatacak, ben de onları anlayıp bir çırpıda Türkçe’ye çevirecektim. I.Nicholas, II.Catherine’ı aklımda tutayım derken tüm Romanov hanedanı çorba oluverdi. Tabii bizim mükemmeliyetçi Rus rehber şanlı tarihi karışırdığım için bana sinir oldu bir kere! Teyid etmek için ben soru sordukça sinirli sinirli cevap veriyordu Vladimir…

Tam isimleri kavrıyorum, konuyu güzelce çevirip anlatıyorum bu sefer vurucu kelimenin Türkçesi aklıma gelmiyor! Arada aslan babam sufle verip çeviriye yardımcı oluyordu. Hatta bir ara baba sevgisi kabarmış olacak ki, koruyucu bir tavırla, Vladimir’i kaşla göz arasında fırçaladı. Ona “Sen sanat tarihi uzmanısın, benim kızım sanat tarihine meraklı olduğu ve çeviri yapabileceği için, asıl tur rehberi olan dayısı onu gönüllü olarak yapması için seçti!’ deyip, “lütfen ona karşı daha anlayışlı ol!” diye de ekleme yaparak sevgili Vladimir’in ağzının payını verdi.

Sert taşa çarpan Vladimir kafa karıştırıcı detaylardan vazgeçip özet şeklinde anlatmaya başladı. Benim de heyecanım yatıştı. Adeta 40 yıllık rehber gibi konuları anlatıverdim. Heyecan içinde geçen rehberlik görevimden sonra gruptan ayrılıp üst katlardaki sanat tablolarını bir solukta gezdim. Tarihi geçmişi, kültürel mirası ve sanat eserleri zengin ve çeşitliydi. Tebessümle Hermitage’dan ayrılıp Baltık gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Sene 2018, Hermitage’in güzelliğini ve görkemini bizzat kendi gözlerimle gördüğümden, işe giderken bir afiş dikkatimi çekti. “Masters of Modern Art from Hermitage – Hermitage’dan Modern Sanatın Ustaları” sergisi Sydney’e gelmişti. Elbette bir sanat sever olarak ilk fırsatta galeriye koştum. İlk olarak sergiyi kendim gezdim tablolara tek baktım, notlarımı aldım. Rehber eşliğinde sergiyi yeniden gezmeye başladım. İçeri girdiğimde ünlü ressamlar ve onların tabloları tüm ilgimi çektiğinden, serginin temasıyla pek ilgilenmedim. Girişte yazan açıklamaları hızlıca okuyup eserlerin olduğu kısma koştum.

Rehber eşliğinde gezerken teması daha çarpıcı geldi. Rehberimiz öncelikle ‘hermitage’ kelimesinin anlamını açıkladı. Böylece bende taşlar yerine oturdu!

Eski yıllarda, her evde bir ‘Hermitage alanı’ bulunurdu. Bizim bildiğimiz ‘The Hermitage Museum’ aslında sözlükte ikinci anlama geliyor. Hermitage’in sözlükteki ilk kelime anlamı “inziva yeri” olarak geçiyor. İngilizce’de de benzer şekilde “refuge, sanctuary, hideaway, ve hiding place” diye açıklanıyor. Yani evin ya da malikanenin büyüklüğüne bakmaksızın Avrupa’da ev sahipleri kendilerine ait “inziva alanı” oluştururdu.

Kahramanımız Sergei Shchukin tam da bunu yapmış! 20. Yüzyılın başlarında endüstri devrimini yakından takip eden Sergei, sanayide kullanılan yenilikleri Rusya’ya getirdi. Bu yenilikleri tekstil alanında kendi sistemlerine eklemledikleri için kısa zamanda hatırı sayılır bir servete sahip oldu. İmkanları sayesinde Fransız avangard (avant-garde/yenilikçi) sergilerini gezip, Paris’ten dönemin önde gelen ressamların tablolarını koleksiyonuna ekliyordu.

Sergei Shchukin önde gelen Rus ressam ve sanat eleştirmenlerin sert eleştirilerine kulak asmadan Fransız empresyonist ressamlarla yakın ilişkiler kurup daha değerleri Avrupa’da anlaşılmadan bu koleksiyoner tarafından keşfedildi.

Sergei ilk Henri Matisse ile karşılaşmış, onun tablolarındaki renk cümbüşünü gördüğünde eserlerine karşı büyük hayranlık beslemeye başladı. İlk mavi detayları olan tabloyu Sergei satın almasına rağmen Matisse son anda fikir değiştirerek tablonun mavi olan kısımlarını komple kırmızıya boyadı. Matisse’in asiliğine ses çıkarmadan Sergei onun tablolarını bayıla almaya devam etti. Ressamların en büyük arzusu, sanatını istediği şekilde, kimsenin müdahelesi olmadan icraa edip, karşılığında parasını almabilmektir. Matisse, bu alış-verişe atıfta bulunarak: “Sergei benim tam da istediğim gibi bir patron” demiştir.

Sergei ile Picasso’yla da tanışmış tablolarına göz attı. Sergei Picasso’nun eserlerini “çok kasvetli ve iç karartıcı” buldu. “Fakat bu hislere kapılmama neden olduğu icin Picasso’nun eserlerini alacağım” deyip tablolarını satın aldı.

Picasso’nun eserleri Sergei’de rahatsız edici duygular uyandırması ve buna rağmen satın alması enteresan bir detayı gözler önüne serer. Matisse Sergei’in gözdesidir ve 30’a yakın tablosunu koleksiyonuna katmıştır. Ancak Picasso’nun 50’den fazla tablosu da Sergei’in evinin ‘başka’ bir köşesine asmıştır! Sergei tablolarını kendisinde uyandırdığı duyguları baz alarak seçiyor. Ve bu duyguları iyi kötü olarak ayırmıyor. “Eger bir tablo size psikolojik bir şok yaşatıyorsa onu satın alın, bu duygu o tablonun ne kadar iyi olduğunun kanıtıdır” diye açıklıyor.

Sergei tek kelimeyle Matisse’in eserlerine kafayı takmıştır. Matisse’in seramik üzerine çizdiği insan figürlerinin detayını onun için tablo haline getirmesini ister. Böylece Matisse dünyaca ünlü eserleri olan Dans ve Müzik tablolarını Sergei için hazırlar. Bu eserlerin çizim aşamasında Matisse’in modelleri saatler süren pozlar verdi. Bu modeller arasında ünlü balerinler de bulunuyor. Büyük boy Dans ve Müzik tabloları senelerce Sergei’in Trubetskoy Malikanesinde baş köşede asılı durdu. Matisse bilhassa kendi eserlerini alt alta ve yan yana olacak şekilde sık aralıklarla asıp tablolarının bulunduğu odayı tam bir göz şölenine dönüştürdü.

1908’de Sergei topladığı sanat eserlerini diğer sanat severlerle paylaşmak için evini her pazar halka açtı. Sergei’in evi bir çok ressamın ve modern sanatseverin önemli bir durağı haline geldi. Bu sayede birçok sanatçı nefes kesen tablolardan ilham alıp o dönemin Rus avangard ressamlarının-Natalia Goncharova, Mikhail Larionov ve Kazimir Malevich – gelişiminde eğitici rolü oldu.

Sergei’e koleksiyonunda bulunan tüm empresyonist ve post-emresyonist tabloları 250’ye yakındır. Eserler günümüzde Hermitage müzesinde sergileniyor ama onların “millileştirilmesi” Rus Devrimi’ne rastlıyor.

1917’de Bolşeviklerin kazandığı devrimde, ölüm korkusu nedeniyle, Sergei Rusya’dan kaçmak zorunda kaldı. 1918’de geride kalan eserler Lenin tarafından millileştirildi, bunun anlamı tüm tablolar artık devlete ait olup müzelerde sergilenecekti. Fakat sonrasında Stalin daha radikal bir karar aldı. Tüm Fransız empresyonist eserleri ‘burjuvayı’ temsil ettigi icin yok edilmesini istiyordu. Bu sebeple içlerinde Cezanne, Kandinsky, Monet, Picasso ve Matisse gibi ünlü ressamların yer aldığı yüzlerce tabloyu toplatıp depolara kaldırttı. Bunları yazarken Stalin’in bir anlık sinirle eserleri yakmadığı için sükrettiğimi fark ettim.

Stalin eserleri toplatmakla meşgülken, Sergei biricik hazinesini hatta mabedini geride bıraktığı için yıkıldı. Bu terkediş ve hazin kayıp onu o kadar derinden yaralamıştır ki tüm ısrarlara rağmen bir daha asla tablo satın almamış, adeta sanata küsmüştür!

Gizem BEKAROGLU

Paris: Aşıklar Şehrinde Büyülü Günler

Uzun yıllardır Paris’i görme hayali ile yaşıyordum. Fransa’ya daha önce gitmiş ancak güney Fransa şehirlerini görme fırsatı bulmuş, Paris’i görememiştim. Birçok ülkeyi kapsayan bir tur eşliğinde Benelüks ülkelerine ve Paris’e gitme şansını elde ettiğimde çok sevinmiştim. Tur kapsamında Paris’den önce Brüksel, Brugge, Lüksemburg şehirlerini görmüştük. Paris şehrinde konaklama bittikten sonra da Amsterdam şehrinde turu tamamlayacaktık. Ancak uzun zamandır beklediğim Paris’e ayak bastığımda kalbim bir farklı atmaya başlamıştı.


Şehrin tur programında ilk olarak Seine nehri gezisi bulunmaktaydı. Şehrin doğusundan tekneye bindikten sonra tur teknesi nehir üzerinde şehrin batısına doğru yol alacaktı. Tekne oldukça kalabalık olmasına rağmen teknenin kenar taraflarında yer bulduktan sonra kalabalık pek gözünüze çarpmaz duruma gelmişti.

Nehirde bulunan köprülerin altından geçerken, nehir kenarında bulunan görkemli yapıları gördükçe heyecanlanmaya başlamıştım. haritadan teknenin konumunu kestirdikten sonra önümüze çıkacak olan en önemli yapılardan birinin Notre Damme Katedrali olduğunu gördüm. Akşam güneşi batıdan ağır ağır süzülürken yüzünü gün batımına dönmüş olan katedrali görünce adeta soluksuz kaldım. Güzel havanın ve bulutsuz bir gökyüzünün birleşiminde altın sarısı görünümüne bürünen katedral tüm ilginin odağı olmuştu.

Tekne yavaş yavaş ilerlerken güneşin de batışının yaklaşmasıyla Notre Damme Katedrali ve güneşin bir oldukları görüntü muazzam bir güzellikteydi. Katedralin arkasına saklanmış şekliyle uzaktan göz kırparken sadece uzaktan bu görkemi görmenin yetmeyeceğinin bilincindeydim.


Güneşin batmasına yakın tekne turunu tamamladık. Tekne turu tamamlandıktan sonra otelimize yerleşerek yorgunluğumuzu attık ve bir sonraki gün için hazırlandık.

Bir sonraki gün serbest zaman kapsamında olduğundan dolayı otelimizden çıkıp metro ile Trocadero istasyonuna geldik. Konum olarak Eiffel kulesinin hemen yanıbaşında olan bu durak, ayrıca Trocadero bahçelerinin önünde olduğundan dolayı karçırılmayacak bir başlangıç olarak görülebilir. Bahçelerin bulunduğu meydana geldiğinizde önünüzde Eiffel kulesi, arkanızda Trocadero bahçelerinin bütünleşmesi muhteşem bir manzara ortaya koymaktadır.

Yıllar boyunca Paris ve Paris’in büyüleyici sembolü olan Eiffel kulesini görmek için sabırsızlandığım için, uzakta duran bu güzelliğin daha da yakınına gelmek için adımlarımı hızlandırmaya başladım. Kısa bir süre içinde kendimizi aynı kare içinde hem Eiffel kulesini hemde Trocadero bahçelerini alabilecek konumda bulmuştuk. Uzun zamandır bu anın hayalini kurmak için beklemiştim. Avrupa’da en çok görmek istediğim yere gelmiştim ve bunun tadını doya doya çıkarmak istiyordum.


Havanın güzel olmasıyla da birlikte kule önünde bulunan çimlerde güzel vakit geçirmek mümkündür. Bir yandan tüm günü bu güzelliklerin etrafında geçirmek istesek de, rotamızda ve görülecek yerler listesinde bir çok nokta mevcut olduğundan ötürü hazırlanıp bir sonraki durağımız olan Les Invalides; diğer bilinen adıyla Napolyon’un mezarının olduğu binaya doğru yola koyulduk.

Aldığım bilgiye göre, Napolyon ölmeden önce mezarının özellikleri konusunda birkaç önemli koşulu olmuş. Napolyon’un isteği, mezarını ziyarete gelen kişilerin kendisine saygı duyması ve şapkalarını mezarının başında çıkartmasıdır. Mezarı tasarlayan mimar bu isteği yerine getirmek için ilginç bir yöntem izlemiş. Kendisini ziyarete gelen kişiler balkon gibi bir yapı önünde durup aşağı bakacakları şekilde mezarı daha alçağa yerleştirmiş. Bu şekilde mezarına bakmak için başını aşağı indiren kişilerin şapkalarının düşmemesi için şapkalarını çıkarmaları neredeyse zorunlu hale gelmiştir.


Les Invalides önünden Seine nehri üzerinden Doğu’ya doğru hareket edildiği zaman ana yol üzerinde D’Orsay Müzesini görmek mümkündür.

D’Orsay müzesi Fransa’nın Paris kentinde, Seine’nin sol kıyısındadır. 1898-1900 yılları arasında inşa edilen bir Beaux-Arts tren istasyonu olan eski Gare d’Orsay’de yer almaktadır. Müze, 1848’den 1914’e kadar resimler, heykeller, mobilyalar ve fotoğrafçılık dahil olmak üzere Fransız sanat eserlerinden oluşmaktadır. Monet, Manet, Degas, Renoir, Cézanne, Seurat, Sisley, Gauguin ve Van Gogh gibi ressamlar tarafından dünyadaki en büyük izlenimci ve post-Empresyonist başyapıt koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Bu eserlerin çoğu, müzenin 1986’da açılmasından önce Galerie nationale du Jeu de Paume’de gerçekleştirildi. Avrupa’daki en büyük sanat müzelerinden biridir.

Bu müze, bize göre olmazsa olmazlar arasında olduğu için hemen içeri girmek üzere sıraya girdik. Ancak gün ortası ve havanın güzel olmasından dolayı oluşan sıra oldukça kalabalıktı. Daha önceden bir bilet almadığımızdan dolayı yaklaşık 40-45 dakika beklediğimizi hatırlıyorum. İçerideki insan sayısı belli bir rakamın üzerine çıktığında kalabalık kontrolü için ziyaretçiler belli aralıklarla alınmaktadır. Bilet parası yetişkinler için 12 ile 15 euro arası değişmektedir.

Müze kapsamında gördüğüm ve en çok hoşuma giden resimler;      James McNeill Whistler, Whistler’s Mother, (1871), Self-portrait (1889) by , Pierre-Auguste Renoir, Dance in the Country (Aline Charigot and Paul Lhote), 1883, Paul Cézanne, Portrait of Achille Emperaire, 1868, Edgar Degas, L’Absinthe, 1876, Claude Monet, Le déjeuner sur l’herbe, (right section), with Gustave Courbet, (1865-1866), Gustave Caillebotte, Les raboteurs de parquet (The Floor Scrapers), 1875


Bunların dışında birçok ünlü heykeltraşın heykelleri de bulunmaktadır. Heykellerin çoğu giriş katında sergilenmekte ve ziyaretçilere adeta bir şölen sergilemektedir. Zemin kata gözüme çarpan bir diğer güzel durum da; bir çok sanat öğrencisinin heykeller önünde çizim yapması ve bu güzellikleri daha da ölümsüzleştirmesiydi. D’Orsay müzesinde vaktimizi geçirdikten sonra bir sonraki durağımız olan Louvre müzesini görmek için müzeden ayrıldık. Louvre müzesine gitmek için D’Orsay müzesinden çıktıktan sonra Seine nehri üzerinden karşıya geçmek gerekmektedir.


Seine nehri üzerinde yer yer köprünün kenarlarına asılmış olan kilitleri görmek mümkündür. Bu hikayenin orijini yaklaşık 100 sene öncesine dayanmaktadır. Aşklarını korumak isteyen kişiler, kilitlerin üzerine isimlerini yazarak köprünün kenarına takar ve anahtarını nehre atarlar. Bu vesile ile aşkları ve ilişkileri ömür boyu ayrılıklardan korunacaktır. Yer yer kilitlerin fazlalaşması ve ağırlaşması ile köprü duvarlarının yıkıldığı görülmüştür. Bir çok yerde bu uygulamalar tarihi örüntüyü bozduğu gerekçesiyle kaldırılmaya başlamıştır.


Köprülerin biraz ilerisinde Louvre Müzesi bulunmaktadır. Geniş bir Alana kurulmuş olan bu müze, girişinde bulunan camdan piramit ile de tanınmaktadır. Louvre Müzesi dünyanın en büyük sanat müzesi olarak bilinmektedir. Müze kentin 1. Bölgesinde ve Seine nehrinin hemen kıyısında yer almaktadır. 72.735 metre kare Alana kurulmuş olan bu müzede perhistorya’dan 21. Yüzyıl nesnelerine kadar yaklaşık 38.000 nesne sergilenmektedir. 2016 yılında dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzesi olmakla birlikte tam 7.3 milyon adet ziyaretçi almıştır. Müze biletleri 9 euro civarlarındadır. Belli bir saatten sonra müzeye girişlerde bu ücret 6 euroya kadar düşmektedir.

Müzeye girdiğimizde Leonardo Da Vinci’nin ünlü Mona Lisa tablosunu yoğun bir kalabalık ile birlikte gördükten sonra yönümüzü diğer röneans dönemi tablolarının olduğu bölümlere çevirdik.


Bu tablolar içinde şüphesiz en sevdiklerimden biri 1789 Fransız devriminin resmedildiği Eugène Delacroix tarafından 1830 yılında resmedilen La Liberté guidant le people isimli tablodur. Kral X. Charles’in devrilmesinin resmedildiği bu resimde, Özgürlük Tanrıçasını simgeleyen bir kadın, Fransız Devrimi bayrağını taşıyan bir barikat ve düşen bedenleri öne çıkarıyor; üç boyutlu bayrak, Fransa ulusal bayrağı olarak kalıyor; bir taraftan bir bayrak altına alınmış bir musket Diğerleri ile. Özgürlük figürü, Fransa’nın ve Fransız Cumhuriyeti’nin Marianne olarak da bilinen bir sembolü olarak görülüyor.

Louvre müzesinde bulunan koleksiyon ögelerine sadece 3 dakika bakılsa tüm ögelerin bitirilme süresi yaklaşık 3 yıl olarak ön görülmektedir. Bu sebepten dolayı müzeye gelen kişilerin tüm koleksiyonları ve bölümleri göremeyeceğini kabul etmesi gerekmektedir. Buna göre kendinize bir rota belirlemeli ve müzeyi en verimli şekilde gezmelisiniz.


Daha önceden yaptığım araştırmalarda en ünlü eserlerinden biri olan, torunu XIV. Louis bir portresi için arzusunu tatmin etmek isteyen kralın görevlendirmesinden sonra Fransız ressam Hyacinthe Rigaud tarafından 1701’de boyandı. Özellikle bu resmi görmek beni mutlu etmişti. Fransa’nın bilinen sembollerinden biri olan bu resmi kendi gözlerimle görmekten ayrı bir mutluluk duymuştum.


Sabahın güzel havasının yerini, Louvre Müze’sinden çıktıktan sonra kapalı bulutlar, rüzgar ve yağmur aldı. Avrupa havasının belirsizliğini bir defa daha görmüş olmanın şaşkınlığı ile montlar ve kalın kıyafetlerimizi giydik. Champs-Élysées caddesi üzerinden yürümeye başladığımızda, caddenin en sonunda olsak bile Zafer Anıtı uzaklardan bize el sallamaya başlamıştı bile. Yürüdükçe bu görkemli yapı devleşmeye başlamıştı.

Zafer Anıtı, merkezinden çıkan 12 adet anayolun kesişiminde bulunan meydanın ortasında bulunmaktadır. Tüm yolların bu meydandan geçtiğini gördüğümde alt yapının ve şehirciliğin ne kadar da geliştiğini bir defa daha görmüş oldum. Ancak bu kadar yolun kesişiminde olan bu yapının yer üstünden bir erişimi bulunmamaktadır. Zafer Anıtı’na erişmek isteyen ziyaretçiler yolun karşısında bulunan alt geçit vasıtasıyla yolu geçebilmektedir. Bunu ilk başta bilmediğimden dolayı, Anıta vardığımda bir müddet hesap yapmakta zorlanmıştım. Herhangi bir yaya geçidi veya ortaya geçişinizi kolaylaştıracak bir trafik lambası bulunmadığından dolayı ortaya goğru geçmek için bulunduğunuz yollardan diğer kesişen yollara gitmeniz nafile bir çaba olacaktır. Dilenirse anıta gelindiğinde anıtın yukarısına çıkılarak Paris manzaralı güzel fotoğraflar almak mümkündür.

Tur kapsamında boş vakit olarak verilmiş zamanın sonuna gelindiğinde, buluşma yeri olarak Eiffel Kulesi belirtilmişti. Tur ekibi ile Eiffel Kulesinin tepesine çıkmak üzere sıraya girdik. Günün her anı kalabalık olan bu gözde mekanda bu gibi durumlarda beklerken en azından 25-30 dakikanın gözden çıkartılması gerekmektedir. Kulenin 2. Katı olarak  görülen 115 metre yüksekliğe geldik. Yukarıda rüzgar çok kuvvetli olduğundan dolayı etrafı dolaşırken kenarlara tutunmamak elde değil.

Eiffel kulesinin tepesine geldiğimizde muhteşem Paris manzarası bizi karşıladı. Kulenin tepesinde 360 derecelik kapsama alanıyla Paris’in dört köşesini birden görmek mümkün. Bir yanda Seine nehri, bir yanda göz alabildiğince uzanan güzellikler ile birlikte insanın kendinden geçmesi son derece muhtemel.

Yukarı çıkacak insanların dikkat etmesi gereken bir husus; gözetleme noktaları tamamen kapalı olmadığı için oldukça rüzgar almaktadır. Soğuk günlerde de eklenen yağmur ve soğuğun etkisiyle oldukça zor zamanlar geçirebilirsiniz, dikkat etmekte fayda var.


Hava ne kadar soğuk olsa da bir yandan manzaranın güzelliği ile birlikte insanın yukarıda zaman geçiresi gelmektedir. Ancak tur kapsamında daha görülecek yerler olduğundan dolayı Eiffel kulesinden inerek bir sonraki durağımız olan Notre-Damme Katedraline doğru yola koyulmak üzere otobüse bindik.


Notre-Dame Katedrali bir ortaçağ Katolik katedralidir. Katedral, Fransız Gotik mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Fransa ve dünyanın Katolik Kilisesi’nin en büyük ve en bilinen kilise binaları arasında yer almaktadır.

Paris Archdiocese’ın katedrali olarak, Notre-Dame, şu anda Kardinal André Vingt-Trois adlı Paris Başpiskoposunun katederini içermektedir. Katedral hazinesi, Katolikliğin en önemli kalıntılarını barındıran bir güvenceye sahiptir. Bunlardan biri, kutsal Haçların bir parçası olan, Gerçek Haç’ın bir parçası ve Kutsal Çivilerden bir tanesidir.

1790’larda, Notre-Dame, dini imgelerin büyük bir kısmının tahrip edildiği veya yıkıldığı Fransız Devrimi’nin radikal evresinde küçümseme gördü. Eugène Viollet-le-Duc tarafından denetlenen kapsamlı bir restorasyon 1845’te başladı. 1991’de daha fazla restorasyon ve bakım projesi başladı. Yine mevcut dönemlerde katedralin tahribatının engellenmesi ve halk gözünde itibarının arttırılması için Notre-Damme Kamburu isimli müzikal hazırlanmıştır.

Notre-Damme katedrali Eiffel kulesinden sonra en çok görmek istediğim yapılar arasında yer almaktaydı. Bu sebepten ötürü burada olabildiğince vakit geçirmeye ve vaktimi güzel fotoğraflar ile eğerlendirmeye çalıştım. Tur kapsamında gündüz görülecek yerler kapsamında sona doğru yaklaşırken bir sonraki durağımız aşıklar tepesi olarak bilinen Montemarte  ve Sacre Coeur katedraliydi.


Tepenin eteklerine kurulmuş olan bu Katedral, gördüğüm öncekilerden hiç bir eksiğinin olmadığını hatta manzara faktörü eklendiğinde fazlası bile olduğunu gösterdi bizlere. Katedral de gezdikten sonra yakınlarda bir restoranda yemek ve şarap eşliğinde dinlenmeye başladık. Açıkça söylemem gerekir ki hayatımda ilk kez olmasına rağmen orada yediğim soğan çorbası sanırım hayatımda içtiğim birçok çorbadan daha güzeldi. Tadı hala damağımdadır, bir de bunun yanına güzel bir kırmızı şarap ile ekleme yapıldığında manzara eşliğinde çok güzel bir akşam üstü geçirmiş olduk.

Yemeğimizi yedikten ve etrafta hediyelik eşya dükkanlarında gezdikten sonra hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Bu kararma ile turun son adımı olan “Paris By Night” turu başlamıştı. Otobüs ile Paris’in sokaklarında akşamın da güzelliği ile gezmeye başlamıştık. Otobüste Paris ve Fransa temalı şarkılar eşliğinde güzel bir gezi planlaması yapılmıştı.


Tur kapsamında “Paris By Night” gezisi oldukça renkli ve güzel görüntülere vesile oldu. Paris’in belli başlı noktalarının akşamın karanlığında kendi ışıklandırmaları ile oluşan görüntüler görmeye değerdi. Saat 23.00 de rehberin bize söylediği Eiffel kulesinde ışık gösterisinin olacağı yönündeydi. Otobüs ile turu tamamlayıp Eiffel kulesinin yakın bir yerinde ekipçe otobüsten inerek saatin gelmesini bekledik. Vakit geçtikçe içimizdeki heyecan ufak ufak artmaktaydı. Saatler tam 23.00 gösterdiğinde güneşin de yerini tamamen karanlığa bırakmasıyla (Avrupa’da daha geç hava kararmakta, saat 9-10 dolayları bile tamamen karanlık olmadığını gördüm) ışık gösterisi de başlamış oldu. Paris’de geçireceğimiz son günün şerefine bu şekilde uğurlanmak çok hoşumuza gitmişti.

Ertesi gün bir sonraki durağımız olan Amsterdam kentine doğru yola çıkmak üzere otobüslere bindik, gideceğimiz şehrin bize hazırladıklarını tahmin etmeye koyulurken bir yandan da güzeller güzeli aşıklar şehri Paris’i arkamızda bırakmanın verdiği burukluk ile yola koyulduk.

 

Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=912&SAYFA=2

Gezgin Gözüyle Kış Ayında Berlin

Berlin seyahatim 2016 yılının şubat ayında her ne kadar cesaret gerektiren bir zamanda da gerçekleşmiş olsa da, oldukça zevk verici, eğlenceli bir geziydi. Aylar öncesinden planlar yapmaya başlamıştım. Bir kampanya ile belki de sudan ucuza bilet bulduktan sonra planlarımı gerçekleştirmeye koyulmuştum. Biletleri satın aldığımda eşim ile gitme planları yapmaktaydım. Ancak biletleri aldıktan sonra eşimin hamile kalması, şubat ayına hamileliğin yaklaşık 6-7. aylarında olması, kendisinin de tehlikeli görmesinden dolayı geziyi tek başıma gerçekleştirdim.

İlk planladığımız zamanlarda eşimin rahatını düşündüğümden ötürü oteli Berlin müzeler bölgesine sadece 2 sokak ötede olan Hackescher Markt bölgesinden ayırttım. Otel oldukça uygun ve güzel bir oteldi. Eşim gelemediğinden dolayı otel artık sadece akşamdan akşama kalma odası olarak tarafımdan kullanılacaktı.

Uçak sabahın erken saatlerindeydi. İstanbul aktarmalı olarak Ankara’dan yola çıktım.  Aktarmalarla birlikte Berlin’e geldiğimde saat öğleden sonra 2 sularındaydı. Metro ve toplu taşıma oldukça yaygın olduğundan havalimanından uygun bir bilet ile Alexanderplatz meydanına geldim. Bu meydana yaklaşık 10-15 dakika yürüme mesafesinde otelime ulaştığımda öğlen güneşi geçmiş ancak hala kullanabileceğim ışığım olduğundan, hemen bavullarımı bırakıp en yakın görülecek yer olan Berliner Dom Bazilikasına doğru yola çıktım. Önceden yapmış olduğum hesaplamaların doğru çıkması beni oldukça sevindirmişti, zira otelden köşeyi döndüğüm anda bazilika hemen karşıma çıkmıştı. Müzeler ve Spree nehri hemen burnumun dibindeydi.

Berlin Katedrali (Almanca: Berliner Dom), Almanya’daki Evanjelist Yüksek Mahkeme ve Üniversite Kilisesi’nin kısa adıdır (Almanca: Oberpfarr und Domkirche zu Berlin). Mevcut bina 1905’te bitirildi. Katedral, Berlin-Brandenburg-Silesian Üst Lizzyası şemsiye örgütü Evanjelist Kilisesi üyesi olan Gemeinde der Oberpfarr und Domkirche zu Berlin cemaat kilisesidir.

Bazilikanın üst katlarına ve balkonuna çıkmak mümkün olmakla birlikte yukarı çıkarken için bir hayli merdiven tırmanacağınızı da hesaba katmanız gerekmektedir. Yukarıya çıktığınızda nefes kesici olan Berlin manzarası ayaklarınızın altına serilecektir.

Bazilikadan çıktığımda akşamüstünü geçmiş, güneş batmış yerini parlak dolunayın olduğu geceye bırakmaya başlamıştı. Yüzümü bazilikaya döndüğümde ışıklandırmaların yandığını ve bazilikanın karanlığın içinde pırıl pırıl parlamaya başladığını gördüm. Etrafındaki sokak lambaları ve arkasına almış olduğu dolunay ile göz dolduran bir an yakalamıştım.

İçinde bulunduğum anı olabildiğince değerlendirdikten sonra haritamı açıp uzun zamandır aklımda olan, gece veya gündüz farketmeksizin gitmek istediğim Brandenburg kapısının konumuna baktım. Mesafe takriben 2 kilometre görünmekteydi. Mesafenin çok fazla olmadığını düşünerek istikametimi o tarafa doğru ayarlayarak Schloßpl caddesi üzerinden ilerlemeye başladım.

Hafiften akşamın renkleri yerini gecenin karanlığına bırakmakla birlikte havadaki inanılmaz değişim beni şok etmişti. Türkiye’ye göre kuzeyde olan bir şehrin coğrafyası ile şubat ayının soğukluğu birleşince zorlu koşullar ortaya çıkmaya başladı. Berlin’de ilk saatlerimin olmasının verdiği acemilik ve ortalama bir kalınlıkta giyinmenin verdiği sonuçlarla yolun sonlarına doğru oldukça üşümeye başladım. Ancak aklımda Brandenburg kapısının görkemi geldikçe soğuğu düşünmemeye ve yoluma devam ettim. İlerledikçe uzakta sadece bir silüet olan yapı yaklaştıkça görkemini göstermeye başladı. Bu kendini gösterme ile adımlarım ister istemez hızlanmaya başladı.

Pariser Platz meydanına geldiğimde uzun zamandır kavuşmayı bekleyen iki sevgili gibi önce bir bakakaldım karşıma. Güzelliği ile adeta büyülenmiş, etrafımda başka hiçbir şeyi görmez olmuştum. Uzun zamandır istediğim hayali gerçekleştirmiş, bu muhteşemliğin huzuna çıkmıştım.

Brandenburg kapısı 6 ağustos 1791 yılında yapılmıştır. Neoklasik mimaride tasarlanmış olan yapı üzerindeki taş süslemeleri ve sütun yükseklikleri ile göz doldurmaktadır. Aslen yapılma amacı kraliyet ailesinin geçisini sağlamaktı. Yapımında Carl Gotthard Langhans ve Johann Gottfried Schadow görev almıştır. Kraliyet döneminde halkın sadece ilk iki kapıdan geçmesine izin verilmekteydi. Kraliyet ise orta kapıyı kullanmaktaydı.

1793 yılında dört atın çektiği tanrıçayı taşıyan at arabası Schadow tarafından eklenmiştir. 1806 yılında Nopolyon, aldığı zafer ile bu heykeli söktürerek Paris’e götürmüştür. 1814 yılında Napolyon yenilince eser eski yerine taşınmıştır. 2. Dünya savaşı sonunda Almanya Doğu ve Batı olarak bölündükten sonra bu kapı iki taraf tarafından kullanılmaz. Duvarların yıkılması ve birleşme gerçekleştikten sonra Aralık 1989 yılında kapı birleşmeyi sembolize ederek halkın ziyaretine açılır.

Akşamın bu anıt üzerinde yarattığı muhteşem etkiyi de göz önünde bulundurarak vaktimi burada geçirmeye başladım. Akşam karanlığında sütunlara vuran ışığın oluşturduğu contrast ve parlaklık oldukça göz alıcıydı. Ancak bu etkiyi yaratmış olan akşam aynı zamanda soğuğu da beraberinde getirdiği için, hareketsiz kaldıkça soğuk vücudumda bıçak etkisi yaratmaya başlamıştı. Akşam buluşmamı sonlandırıp en kısa zamanda -mümkünse gündüz- görüşmek üzere yönümü tekrar Berlin Müze bölgesi yakınında olan otelime doğru çevirerek ilk günümü sonlandırmış oldum.

Sabah olduğunda kaldığım yerden devam etmek amacıyla otelde sıkı bir kahvaltı yaptım, ihtiyacım olacağını düşündüğüm atıştırmalık yiyecekleri ve fotoğraf makinamı sırtlanarak yola çıktım. Ancak bir gün önce yaptığım hatayı veya hataları yapmamak adına belli girişimlerim oldu. Eğer dışarı da çok zaman harcanaksa termal içlik ve kalın montların gerekliliğini anlatmakla bitiremem. Olabildiğince ısı kaybını önlemem gerekmekteydi, kayak montumu (her ne kadar kar yağmıyor olsa da), eldiven ve beremi de yanıma alarak dışarı çıktım.

Tüm bu hazırlıkların yanında Berlin’in aslında büyük bir şehir olduğunu ve ister istemez bir noktadan ötekine ulaşmak için yürümem gerektiğini biliyordum. Böyle bir soğukta bu çok mümkün olmadığı için ikinci en iyi tercih olan Hop-on Hop-off turlarına bir bilet aldım. Önceliğim şehrin batısı ve güneyi olarak göründüğünden dolayı bu turlar kapsamında olan sarı güzergahı tercih ettim. Bilet yaklaşık 13-14 euro civarlarında bir fiyata geliyor.

Bu tercihin günün ilerleyen saatlerinde çok işime yarayacağını sonradan anlayacaktım. Ancak öncelikli olarak haritamda işaretlediğim yerleri gözden geçirdim. Otobüsün Kaldığım otelin yakınında bulunan Alexanderplatz meydanından kalktığını öğrendim. Yaklaşık 10-15 dakikada bir olan bu otobüslerin en güzel özelliği tek bilet ile istediğiniz kadar yerde istediğiniz kadar inip binebilmeniz. İlk hareket saati 10.00 olarak görünmektedir.

Öncelikli olarak yönümü dün tekrar görüşeceğimi söylediğim Brandenburg kapısına ve hemen yakınında bulunan yahudi soykırımı anıtına ayarladım. Brandenburg kapısının bir sokak güneyinde bulunan bu anıt ikinci dünya savaşında öldürülen 3 milyon yahudi anısına inşa edilmiştir.

Anıt, mimar Peter Eisenman ve mühendis Buro Happold tarafından tasasrlanmış olup, 1 Nisan 2003 yılında yapımına başlanmış 15 Aralık 2004 yılında tamamlanmıştır. İkinci dünya savaşının 60. Yıl dönümü olan 10 Mayıs 2005 tarihinde açılmıştır. Anıt 19.000 m2’lik Alana yayılmış olup 2711 adet beton bloklardan oluşmuştur. Bu blokların boyları 2.38m enleri 0.95m ve yükseklikleri de 0.2m ile 4.7m aralıklarında değişmektedir.

Eisenman’a göre bloklar huzursuz, kafa karıştırıcı bir atmosfer yaratacak şekilde tasarlanmıştır.  Öldürülen Avrupalı ​​Yahudilere Resmi Hazırlık Anıtı resmi İngilizce web sitesinde, tasarımın bir anıtın geleneksel konseptine radikal bir yaklaşım sergilediği belirtildi. Eisenman, anıt sayısının ve tasarımının sembolik önemi olmadığını söyler. Ancak, gözlemcilerin yorumlarına göre Anıt daha çok bir mezarlğı andırmaktadır. Anıt, gömülmeyen veya işaretlenmemiş çukurlara atılanlar için bir mezarlık çağrıştırıyor. Almanya parlamentosu başkanı Wolfgang Thierse, eseri insanın “yalnızlık, güçsüzlük ve umutsuzluğun ne anlama geldiğini” kavrayabileceği bir yer olarak nitelendirdi.

Brandenburg kapısına ve yahudi soykırım anıtına yürüme mesafesinde olan Alman Parlamento binası Reichstag bulunmaktadır. Aktif olarak Almanya parlamentosu binası olarak kullanılan bu bina 1894 yılında açıldı ve ateşe verildikten sonra ciddi şekilde hasar gördüğü 1933 yılına kadar kullanılmıştır. 27 Şubat 1933’te hala bilinmeyen koşullar altında bina yakıldı. Bu, Nazilerin, Reichstag Yangın Kararnamesi’nde 1919 Weimar Anayasası tarafından sağlanan hakların çoğunu askıya alma bahanesiyle Komünistleri tutuklamalarına ve polisin Almanya çapında harekete geçirmesine izin verdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bina kullanıma girdi.

Yoluma bir yandan devam ederken, hop-on hop-off güzergahım üzerinde Tiergarten adı verilen geniş ormanlık Alana sahip geniş yeşilliklerin arasından geçmeye başladık. Otobüsün durakları üzerinde Bismarch heykeliyle karşılaştım.  Otto von Bismarck, 1860’lardan 1890’a kadar Almanya ve Avrupa’daki işlere egemen olan muhafazakâr bir Prusya devlet adamıydı ve 1871-1990 yılları arasında Alman İmparatorluğu’nun ilk Şansölyesiydi.

Heykelin biraz ilerisinde Berlin zafer anıtı bulunmaktaydı. Bu anıt 1864’ten sonra Danimarka-Prusya Savaşı’ndaki Prusya zaferini anmak için Heinrich Strack tarafından tasarlananmıştır. Prusya, 2 Eylül 1873’te açıldığı zamana kadar Avusturya-Prusya Savaşı (1866) ve Fransa’daki Alman müttefiklerini de mağlup etmişti. Franco-Prusya Savaşı’nda (1870-71), heykele yeni bir amaç kazandırdı. Orijinal planlardan farklı olarak, sözde birleşme savaşlarındaki ve daha sonraki zaferler, 8.3 metre yüksekliğinde ve 35 ton ağırlığa sahip, Friedrich Drake’in tasarladığı, Victoria’nın bronz heykeline eklemesine ilham verdi. Dileyen gezginler bilet ile yukarı çıkarak Tiergarten bölgesine ve Berlin şehrine güzel bir manzara eşliğinde seyretme imkanı bulabilmektedir.

Tabi havanın açık olsa da soğuğun ve rüzgarın etkisiyle yukarıya çıkma düşüncem kısa sürede silinmişti. Otobüsüne atlayarak bir sonraki durağım olan Checkpoint Charlie noktasına doğru ilerledim.

Doğu Alman lider Walter Ulbricht, doğu blok göçünü durdurmak ve Sovyet sınır sistemi vasıtasıyla batıdan sapmak için Berlin Duvarı’nı inşa etmiştir.  Bu yapım sonucu şehir sınırı boyunca komünist Doğu Berlin’den Batı Berlin’e kaçmayı önlenmiştir. Checkpoint Charlie, Doğu ile Batı’nın ayrımını temsil eden Soğuk Savaşın sembolü oldu. Sovyet ve Amerikan tankları, 1961 Berlin Krizi sırasında namlularını birbirine doğrultmuş şeklinde sınırbaşlarında beklemekteydi. Doğu bloğunun dağılmasından ve Almanya’nın yeniden birleşmesinden sonra, Checkpoint Charlie’deki bina turistik bir cazibe haline geldi. Şu anda Berlin Dahlem semtinde bulunuyor.

Kendi deneyimlerimden ve gözlemlerimden gördüğüm üzere Checkpoint Charlie binası önünde konu mankeni olarak bulunan kişilerin genelde turistleri rahatsız edici şekilde ve kaba davrandıklarına şahit oldum. Kendileri ile yaklaşık 3 euro gibi bir mebla ile fotoğraf çekilmesine izin veren bu kişiler, ücretten bir haber olarak gelip fotoğrak çektirmek isteyen kişilerden zorla para talep etmekle birlikte, seslerini yükselterek turistlere bağırmaktadır. Berlin’e gitmeden önce birkaç sitede de bu tür yorumları okuduğumdan dolayı özellike mesafemi korumaya özen gösterdim. Gitmeden önce dikkat edilmesinde fayda var.

Gezim kapsamında bir sonraki durağım Gendarmenmarkt meydanıydı. Gendarmenmarkt, Konzerthaus (konser salonu), Fransız ve Alman Kiliseleri de dahil olmak üzere oluşturulmuş meydanda bulunan bir mimari topluluk grubudur. Meydanın merkezinde, Almanya’nın tanınmış şairi Friedrich Schiller’in anıtsal bir heykeli bulunmaktadır. Meydan, Johann Arnold Nering tarafından on yedinci yüzyılın sonlarında Linden-Markt olarak kuruldu ve Georg Christian Unger tarafından 1773’de yeniden inşa edildi. Gendarmenmarkt, adını 1773 yılına kadar meydan yerine bulunan Gens d’Armes alayına ait ahırların bulunmasından dolayı almıştır. II. Dünya Savaşı sırasında binaların çoğu kötü biçimde hasar gördü ya da yok edildi. Bugün hepsi restore edilmiştir.

Ortada bulunan binaya göre kendinizi konumlandığınızda sağınızda ve solunuzda eş özelliklere sahip binalar bulunmaktadır. Bu binaların birbiriyle olan ahengi, meydanı süslemeleri, meydanda bulunan heykelle birleşince ayrı bir güzellik ortaya çıkmaktadır. Bulunduğum zaman dilimi içerisinde bir de sokak göstericisinin gitarı ile güzel müzikleri ortaya koyması bulunduğum anı daha da zenginleştirdi. Meydan oldukça geniş ve ferah bir yapıya sahip. Hop-on hop-off durağının hemen önünde olduğundan dolayı, erişimi ve gidilmesi oldukça kolay.

Havanın da soğukluğunun devamı ile duraklar arası otobüste olabildiğince ısınmaya çalışıyordum. Ancak kısa zamanda bir çok yeri gezmek istediğimden dolayı oyalanmak da istemiyordum. Duraklar üzerinde bir sonraki durağım olarak görünen yer Fernsehturm adıyla bilinen Berlin televizyon kulesiydi. Durağa yaklaştıkça ayrı bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Berlin’in simge binalarından olan bu kule Berlin’de özellikle görmek istediğim yerlerden biriydi. Her ne kadar şehir merkezinde aşağı yukarı nerede olursanız olun görünen bu kuleyi, yakından görmek benim için ayrı bir zevkti.

Berlin-Mitte’deki Alexanderplatz’a yakın olan kule 1965-1969 yılları arasında Alman Demokratik Cumhuriyeti (GDR) hükümeti tarafından inşa edildi. Hem komünist iktidarın hem de Berlin sembolü olarak tasarlanmıştır. Anten dahil 368 metre yüksekliğiyle Almanya’nın en yüksek yapısı ve Avrupa Birliği’nin en yüksek ikinci yapısıdır. Avrupa’daki en yüksek üç yapı arasından Riga Radyosu ve TV Kulesi’nden 0.5 m daha kısa ve 2017’de Trbovlje Güç İstasyonundan 8 m daha uzundur.

Her ne kadar heyacanlı da olsam, soğukta saatler geçirmek insanı ister istemez yormaktaydı. Kendimi en yakın kahveciye atarak biraz dinlenmek ve ısınma arzusu içindeydim. Avrupa kentlerine gittiğimde bulduğum her fırsatta donut adı verilen simit şeklindeki tatlılardan yeme arzusu içindeyim. Girmiş olduğum kafede ilk gözüme çarpan bu donutlardan yemem gerektiğini düşündüm. Fiyatını sorduğumda 3 tanesi için 1-2 euro gibi komik bir fiyat aldığımda gözümün döndüğünü ve sanırım 6 tane yediğimi hatırlıyorum. Bu süre zarfında gerek bulunduğum semt hakkında, gerek Berlin TV kulesi hakkında daha fazla bilgiler edinmeye ve notlar almaya çalıştım.

Yeterince ısındıktan, gerekli enerji depoladıktan sonra saatin de yavaş yavaş akşam saatlerine vardığını gördüm. Güneşi en verimli şekilde kullanmak istiyordum. Güneşin yerini yavaş yavaş soğuk ve karanlığın aldığını gördükten sonra bir önceki gün önünden geçip girmeye fırsat bulamadığım müzeler bölgesine yöneldim.

Öncelikli olarak isteğim Alte Nationalgalerie olarak bilinen müze adasında yer alan müzeye gitmekti. Müze ye giriş tekil olarak yapılacabileceği gibi kombine bilet alınarak da müze adasında bulunan tüm müzelere gerek aynı gün gerek 3 günlük olarak giriş yapılabilmektedir. Zaman planlamalarınıza göre tüm müzeleri gezebilmeniz mümkün.

Girişte audio cihazlarını almanızı tavsiye ederim, bugüne kadar gittiğim bir çok yerde bu cihazları almaya özen gösterdim. Bu sebepten dolayı hep ingilizce tercih etmiştim. Bu sefer gittiğimde hangi dili tercih ettiğimi sorduklarında “Bir şansımı deneyim belki Türkçe vardır.” düşüncesiyle türkçe talep ettim. Kendilerinden “tabiki yok” gibi bir cevap beklerken, “Buyrun türkçe audio” cevabını alınca ayrı bir sevindim.

Galeri Neoklasik, Romantik, Biedermeier, Empresyonist ve Erken Modernist resimlerin bir koleksiyonunu sergilenmektedir. Ulusal Galerinin orijinal binası, şimdi birkaç ek binada barındırılıyor. UNESCO tarafından belirlenen bir Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır.

Koleksiyon, Biedermeier, Fransız İzlenimcilik (Édouard Manet ve Claude Monet gibi) ve erken Modernizm’in (Adolph von dahil olmak üzere) Neoklasik ve Romantik hareketlerin eserlerini (Caspar David Friedrich, Karl Friedrich Schinkel ve Karl Blechen gibi sanatçılar tarafından) içermektedir. Friedrich’in “Der Mönch am Meer”, “von Menzel’in Eisenwalzwerk” ve heykeltıraş Johann Gottfried Schadow’un “Prinzessinnengruppe” adlı eserleri yine burada bulunmaktadır. Saydıklarım dışında görmekten en çok hoşlandığım eserlerden biri şüphesiz Rodin’in düşünen adam heykelidir.

Buranın göz alıcı güzelliklerinin tadını çıkarttıktan sonra -Her ne kadar bir günde asla bitirilemezse de- bir sonraki durağım olan ve bulunduğum müzeye çok yakın olan Pergamon müzesine doğru yönümü ayarladım. Bu süre zarfında hava iyice karamaya başlamış, güneş yerini hepten karanlığa bırakmıştı.

Aynı gün içinde pass aldığımdan dolayı, müze kapanana kadar olan zamanımı burada geçirmeye karar vermiştim. Bu müzede de audio cihazları bir çok dilde ve türkçe olarak da verilmektedir. Bu müzede profesyonel kamerama izin vermektediklerinden dolayı çektiğim resimleri telefonumdan çekmek zorunda kaldım.

Yapı, Alfred Messel ve Ludwig Hoffmann tarafından tasarlanmış olup, 1910-1930 yılları arasında yirmi yıllık bir dönem boyunca inşa edilmiştir. Bergama Müzesi’nde, Bergama Mihrapı, Babylon İstar Kapısı ve Milet’in Market Kapısı gibi anıtsal yapılar barındırmaktadır.

Hangi bölümüne gidersem gideyim, tüm bölümler ayrı nefes kesici. Tüm bölümleri gezerken içinizden “Bu insanlar bu devasa yapıları nasıl buralara getirmiş?” diye sormadan edemiyorsunuz. Gezmekten ve görmekten ayrıca keyif aldığım Babylon İstar Kapısı, haşmeti ve görkemiyle göz doldurmaktaydı.

Müzenin kapanış saatine yakın hazırlanarak bu güzellikleri de geride bırakarak otel odama doğru yola koyuldum. Akşam karanlığında soğuğun içime işlediğini hatırlıyorum, ancak otelin müzelere yakın olması işimi oldukça kolaylaştırmıştı.

Berlin’de geçireceğim son güne girdiğimde, çoğunlukla Berlin’in merkezindeki yapıları, müzeleri ve bazilikaları gezmiştim. Son güne lokasyon olarak kuzeyde kalan Berlin duvarı kalıntılarının bulunduğu geniş alanı, Berlin duvarı hakkında bilgileneceğimi düşündüğüm Berlin Duvarı Müzesine ayırmıştım. Geri kalan zamanımda gezip gördüklerimin çoğunu görmüş olmanın rahatlığı ile spontane olarak hareket edecektim.

Otelden çıktıktan sonra yönümü kuzey tarafına doğru ayarlamıştım. Sabahın erken saatleri olduğundan  geniş sokaklarda ve caddelerde tek başıma yürüyordum. Merkezden de uzaklaştığımdan ötürü kalabalık oldukça azalmıştı. Bulunduğum yerden çok uzak olmamasına rağmen, soğuğun etkisiyle oldukça yol yürüdüğümü düşünmeme yol açtı.

Gartenstraße caddesi üzerinden haritamda işaretli müzeye doğru yürüdükçe acaba yanlış mı geldim diye düşünmekten kendimi alamadığım zamanlar bir hayli çoktu. Uzaktan herhangi bir tabelayla karşılaşmadığımdan dolayı, köşeyi dönene kadar doğru yolda olduğumdan şüphelenmiştim. Ne zamanki Bernauer caddesine döndüm, o zaman doğru noktada olduğumu anlamıştım.

Müzenin önü kalabalık olmasa da müzenin karşısında bulunan Berlin Duvarı anıtı oldukça kalabalıktı. İlk olarak müzeye giriş yaparak gezinmeye başladım. Müze girişi ücretsiz olmakla beraber içinde 15-20 dakikada bir tekrarlayan bir belgesel filmi mevcut. Geniş bir oda içinde oturup izlemenizi sağlayan bu belgesel filminde; duvarın yapılış amacı, yapılış süreçleri, Doğu-Batı Berlin arasında bu duvarın yeri ve önemi anlatılmaktadır. Belgesel kapsamında ayrıca sınırdan kaçmak isteyen ve bu süreç kapsamında öldürülen kişilerden, duvarın yıkılma süreçleri ve günümüz Almanya’sında oluşan sembolünden bahsedilmektedir.

Belgeselin tamamlanmasından sonra yolun karşısında bulunan duvar kalıntılarının olduğu anıta doğru yöneldim. Burada duvarın original hali korunmakla birlikte, daha önceden duvarın yanında olan izleme kulelerinin temelleri ve insanların geçmelerinin engellendiği bölgeler de bulunmaktadır. Duvarın kalıntıları bittiğinde kalıntıların devamının izleri hala yollarda görülebilmektedir. Duvarların yakılsa da izlerinin günümüze kadar geldiğinin güzel bir anlatımla yollara işlenmiş. Hatta konum olarak bu izlerin tam üzerinde durduğunuzda zamanında geçilmesi imkansız görünen Doğu-Batı Berlin sınırları üzerindeki noktada bulunabiliyorsunuz.

Berlin Duvarı Anıtı’nda ayrıca sınırı geçmeye teşebbüs ederken vurularak hayatını kaybeden kişilerin isimlerinin olduğu bir de ayrıca bir anıt görmeniz de mümkün. Oldukça güzel bir tasarıma sahip olan bu anıtta ölen kişilerin hepsinin fotoğrafları ve isimleri de mevcut.

Şehrin kuzey taraflarında yaklaşık birkaç saat geçirdikten sonra, istediğim yerleri görmenin verdiği mutlulukla etrafta amaçsızca dolaşmaya başladım. Yönümü yine güzel resimleri çekebileceğimi düşündüğüm Spree nehrine doğru döndürdüm. Güneye doğru yürüdükçe, bir yandan da haritamdan baktığım yerlerde Madame Tussauds müzesinin de yakınlarda olduğunu gördüm. Bal mumu heykelleri ile ziraretçilere güzel zaman geçirten bir yer olduğu hakkında bilgiler edinmiştim.

Bunun üzerine son durak olarak Madame Tussauds müzesine girdim. Oldukça renkli bir atmosfere ait bu yerde kategorize edilmiş olarak ünlü Alman siyasetçileri, futbolcuları, televizyon sunucularını görmeniz mümkün.

Müze’de ayrıca Adolf Hitler’in de bir adet bal mumundan heykeli bulunmaktadır. Ancak tahmin ettiğim kadarıyla zarar görmesinden endişelenildiği için diğer bal mumu heykellerinden farklı olarak kapalı cam bir alanda sergilenmektedir. Diğer tüm heykellere dokunulması ile ilgili bir sorunu olmayan müzenin Adolf Hitler konusundaki önlemleri de ilginç.

Müzenin üst katlarında tanınmış aktör ve aktristlerin, şarkıcı ve müzisyenlerinde heykelleri bulunmaktadır. Müzenin sonunu tamamen Star Wars temalı heykellere ve atmosphere ayırdıklarını gördüğümde ayrıca sevinmiştim. Akşama doğru güneşin de batmaya yüz tutmasıyla, her ne kadar isteksizce de olsa otelime dönerek çantalarımı topladım ve ertesi gün ilk ışıklarıyla Türkiye’ye döndüm.

Berlin benim için her zaman özel yeri olacak olan bir şehir. Doğal atmosferi, şehrin güzelliği, özellikle ve özellikle Brandenburg kapısının o görkemi benim için unutulmazlar arasında olacak. Saatlerce gezmekten bıkmadığım, her köşesi güzelliklerle dolu bir şehir. Kendine has ağırlığı olmakla birlikte şehrin bir çok yerinde gezerken gördüğüm şey, her noktasında fotoğraflık muhteşem yerlerin olduğuydu. Bir daha fırsatım olsa düşünmeden gideceğim yerlerden birisi…

Yazının orjinali: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=909&SAYFA=2

Barcelona: İspanya’nın İncisi

Barcelona’ya ilk gelişim 2008 yılında yaz kampı vesilesiyle gerçekleşmişti. Kampın merkezi Bilbao şehri idi. Kamp bittikten sonra kız kardeşim ile Barcelona’ya gelmiştik. Tabi o zaman zarfında sadece 2 günümüz olduğundan dolayı Barcelona’da gezilecek her yeri gezemediğimi düşünüyordum. Bu seferki seyahatim 2 günden fazlaydı ancak yine de bu güzel şehri gezmek için günlerin haftaların yeterli olmadığını biliyordum. Bu muazzam şehirden ne kadar fayda sağlayabilirsem benim için o kadar doyurucu olacağını düşünüyordum.

Barcelona’ya şimdiki eşim o zamanki kız arkadaşım ile gitmeyi planlamıştık. Şehre varışımız oldukça erken saatlerdeydi, toplamda sadece 5 günümüz olacağından güneş ışığından en verimli şekilde yararlanmak ve zamanımı en iyi şekilde kullanmak istedim. Güne oldukça erken başlamamıza rağmen hostelimize yerleşir yerleşmez doğrudan eşyalarımızı bırakıp yola koyulduk. Hostelimiz meşhur Sagra di Familia katedraline sadece iki sokak uzaklıktaydı. Biz eşyalarımızı yerleştirene kadar Sagra di Familia’yı görmek için sokaklar uzunluğunda sıra olduğundan şansımızı bir başka gün denemek üzere rotamızı ilk olarak Gaudi Park’ına döndürdük.


Gaudi Parkı konumu itibariyle tepenin yamaçlarına kurulmuş, muazzam manzarası olan bir yapı olma özelliğindedir. Bu özelliğinden dolayı eğer yürüyerek gitme amacınız varsa tepeyi tırmanacağınızdan dolayı zorlanabilirsiniz. Metroyla ulaşılmak istendiğinde Lesseps durağında inilip birkaç yüz metre yürünmesi ile parka ulaşım sağlanabilinir.

 Gaudi parkı 1900 – 1914 yılları arasında inşa edilmiş olup, 1923 yılından sonra halka açılmıştır. Parkın girişinde bulunan dragon görünümlü kertenkele parkın sembolü olarak görülmektedir. Yerli ve yabancı turistlerin 4 mevsim ilgi odağı olduğundan dolayı parka gidildiğinde kalabalıkla karşılaşılması muhtemeldir.

Gün ışığından olabildiğince yararlanmayı amaçlayarak, Plaça d’Espanya (İspanya Meydanı) ‘na doğru yola koyulduk. Gaudi parkından bir kaç yüz metre ilerledikten sonra metro ile (S2 Sabadell) tek vasıtayla doğrudan meydan çıkışına gelebilirsiniz, yol yaklaşık 15 dakika sürmektedir.

Sözde aylardan ekim… Havanın soğuk olmasını bekliyordum, ancak güneş ensemizde tüm coşkusuyla kendini hissettiriyordu. Hazırlıksız yakalanmamak için her sabah sırt çantamızın içine montlarımızı istiflesek de 4-5 gün boyunca bunun nafile bir davranış olduğunu bilemeyecektik. Hava durumuna baktığımda her gün için yağış göstermesine rağmen bir gün bile yağışın olmamasını talihin bizim yanımızda olmasına veriyordum.

Meydan oldukça geniş ve bir çok yere yakın olmasından dolayı Barcelona’nın önemli meydanları arasında yer almaktadır. 1929 yılında inşa edilmiş olup önemli bir kale olan Montjuïc kalesinin yamaçlarında yer almaktadır. Bir önceki Barcelona ziyaretimde yeterince vaktim olmadığından dolayı Montjuïc, Plaça d’Espanya ve ulusal müzeyi gezme fırsatım olmadığından buraları ilk defa görüyordum ve oldukça etkilenmiştim. Mimari ve altyapının bu kadar güzel yerleştirildiğini gördüğüm ender yerlerden biridir bu meydan.

Metrodan çıkınca Barcelona’nın ünlü Venedik Kuleleri bizi karşıladı. Reina Maria Cristina caddesinde sağlı sollu yerleştirilmiş olan bu kulelerin boyları 47 metre uzunluğundadır. Venedik Kuleleri denmesinin sebebi Venedik’te bulunan St. Mark çan kulesinden mimari ve görünüm tarzının esinlenilmiş olunmasıdır.

Sabahın erken saatlerinde meydana geldiğimden dolayı yollar boştu. Bende bu şansı değerlendirip (tabii ışığın kırmızıya dönmesini bekledikten sonra) yolun ortasına geçip kendimce ilginç olabileceğini düşündüğüm fotoğraflar çekmeye başladım. Her çektiğim fotoğrafla beraber bulunduğum meydana,  etrafındaki binalara ve bu güzel şehre karşı hayranlığım daha da pekişiyordu.

Meydanda bulunan bir diğer ilgi çekici yer Arena olarak bilinen alışveriş merkezidir. Burası daha önceleri arena olarak kullanılmaktaymış. 2011 yılında boğa güreşi alanından alış veriş merkezi olarak değiştirilmesine karar verilmiş. İçi oldukça geniştir ve çeşitli dükkanlara ev sahipliği yapmaktadır. Yürüyen merdivenler ile merkezin tepesine çıkmak mümkündür. Terasta Barcelona şehrini 360 derece görmek mümkündür. Güzel bir günde eşsiz bir manzara sizi beklemektedir. Teras katında restoran ve kafeler mevcuttur. Teras katına asansör ile çıkmak 1€ olarak belirlenmiş (sanırım kalabalığı azaltmak için bir yöntem).

Yolumu Museu Nacional d’Art de Catalunya’ ya çevirerek gezime devam ettim. Daha çok uzaklardan bile görkemini fark etsem bile yakınına geldikçe uzaktan aslında gördüklerimin devede kulak kaldığını anlamıştım. Yakınlarına doğru geldikçe hemen avlusunda çok şık bir havuz gördüm. Şansıma tam o dakikalarda çalışmaya başladı. Bir dakika öncesinde sanki uyuyan bir güzel gibi sessiz sakin duran havuz, çalıştırılmaya başlandıktan sonra adeta bir şelale misali gürüldemeye başladı. Saray konum itibariyle tepenin eteklerine kurulduğundan suya bu şekilde yol vermek saraya ayrı bir renk katmıştı bence.

Yavaş yavaş merdivenleri tırmanmaya başlamıştım. Gözüme irili ufaklı bilboardlar, reklamlar ve sponsorlar ilişti. Anladığım kadarıyla burada gün içinde bir motosiklet turnuvası gerçekleşecekti. Sarayın merdivenlerinden bir kısmını bu etkinlik için kapatılmış ve yapay parkurlar inşa edilmiş. Parkurların yanına geldiğimde motosikletçilerin büyük hızla sarayın yanından belirip bu parkurlar sayesinde yokuş aşağı indiklerini gördüm. Güzel, ilginç bir manzara oluşmuştu. Henüz daha prova aşamalarında olmasına rağmen etkinliğin çok heyecanlı olacağından şüphem yoktu. Tabii önceliğim bu yarış / etkinlik olmadığından saraya doğru tırmanmamı sürdürdüm ve müzenin girişi olduğunu düşündüğüm avluya geldim.


Müzenin avlusunda soluklanmak için durakladığımda Barcelona’nın belki de yarısının ayaklarımın altında olduğunu farkettim. Aşağıdan bakıldığında ne kadar yüksekte olduğu tam olarak fark edilmese de yukarı çıktığınızda aslında ne kadar muhteşem bir görüntüye sahip olduğunu görebiliyorsunuz.


Müzeye giriş yaptığımda içeride beni hoş bir sürpriz karşıladı. Gittiğim gün ve tarih sebebiyle ayın ilk pazarına denk gelmiştim. Bu sebepten dolayı tüm müzeler ücretsizdi. Daha önceden müzelerle ilgili böyle bir şekilde şansım yaver gitmediğinden oldukça sevindim.

Normal şartlarda giriş 12€ olarak belirlenmiş. 65 yaş üstü ve öğrenciler için 1€ ücret belirlenmiş. Kalıcı koleksiyonlara giriş yapılabilinmesi için ise 18€ gibi bir bedel gözden çıkarılmalıdır. Bunların yanında audio rehber 3.50€ gibi bir ücretle kiralanmaktadır.



Müzenin içinde bir çok döneme ait eserler bulunmaktadır. Roma, Gotik, Rönesans, Barok dönemlerine ait eserlerin yanı sıra Modern döneme de ait eserler mevcuttur. Her dönem binanın belli bir kanadına yerleştirilmiştir. Her kanatta ayrı bir dünyaya giriş yapılıyor ve o dünyanın bileşenleri sizi daha da cezbediyor. Benim şahsen en çok beğendiklerim  Joan Reixac imzalı  “Altarpiece of Saint Ursula and the Eleven Thousand Virgins”,  Pere Nunyes tarafından yapılan “Altarpiece of St Elgius of the Silversmiths” ve “Altarpiece of Saint Vincent” isimli yapılardı. Görkemli, göz alıcı ve nefes kesici eserler dört bir yanımı sarmıştı.

Müzenin üst katlarında ayrıca nümizmatik koleksiyonu mevcuttu. Dönem dönem ayrılmış olan paraların tarih sıralamasında nasıl evrim geçirmiş, nasıl gelişmiş ve hangi evrelerden geçmiş olduğunu görebiliyordum.

İnsan o müzede saatlerin nasıl geçtiğini anlayamıyor gerçekten. Tüm bir gün, hatta 2 gün bile gerekirse ayrılabilinecek bir müze. Maalesef benim bu kadar vaktim olmadığından dolayı öğleden sonrası civarlarında müzeden ayrıldım.

Aklımda sabah şansımın döndüğü gerçeği bir defa daha yankılandı. Bugün günlerden ayın ilk pazarıydı ve Barcelona’da görmek istediğim bir başka müze daha vardı… Picasso Müzesi. Buraya mutlaka gitmem gerekiyordu ve bunu başarabilirsem bugün başarmak istiyordum.


Picasso Müzesi konum itibariyle şehrin “Old Town” kısmında bulunmaktadır. O kısımlarda araç ve otobüs ile erişim pek mümkün olmadığından dolayı benim tavsiyem en yakın metro durağında inilip oraya kadar yürünmesidir. İnanın bu yürüyüş zamanınıza değecektir. Şehrin dar sokaklarında yürürken her tarafınız tarih ile çevreleniyor. Şehrin o kısmındaki mimarisine zarar verilmediği için son derece düzel bir atmosfer mevcut sokaklarda.

Geldiğim metro durağına geri giderek yönümü “El Barri Gotic” taraflarına çevirdim. Yurtdışında mümkün olabildiğince yürüyerek etrafın tadını çıkarmaya çalışırım. Ancak Barcelona şehri oldukça büyük ve geniş bir şehir. Bu sebepten dolayı görülecek belli yerler arasında toplu taşıma araçlarını kullanmanızı öneririm.


Elimdeki haritadan müzenin olduğu yeri saptayarak metro ile yakınlarına geldim. Sokakların arasında bir sağ bir sol yaparak ilerlemekteydim… Binalar, insanlar, atmosfer son derece güzeldi. Dar sokaklar arasında elinde viyolonsel olan yaşlıca bir kadının klasik müzik çalması sizi adeta bir rüyalar alemine götürüyordu.

Müzenin bulunduğunu düşündüğüm sokağa geldiğimde bu müzenin aslında ne kadar popüler olduğunu gördüm. Ayın ilk pazarının da olması turistleri akın akın buraya çekmişti. Müzenin kapısının önünde yüzlerce kişilik sıra oluşmuştu. Sıranın sonu bulunduğum yerden görünmüyordu. Ancak bu müzenin bu kadar kalabalık olması boşuna değildi. Sıra ne kadar uzun olursa olsun bu müzeyi görmem gerekiyordu. Sıranın sonlarına doğru ilerledim. Sıra beklediğim kadar yavaş ilerlemiyordu, dakikalar ilerledikçe adım adım müzeye yaklaştığımı görebiliyordum. Müzeye gelirken dinlediğim klasik müziğin yerini müze kapısının önünde konuşlanan müzisyenlerin çoşkulu şarkıları aldı. Müziğin ve etrafın güzelliğine kendimi kaptırmışım, sıra çabucak eridi.

Pablo Picasso (1881 – 1973) yaşamı boyunca bir çok ünlü eserini Barcelona’da hayata geçirmiştir. Müze kapsamında bir çok eserini, çalışmalarını görmek mümkündür.  Sanatçının eserlerini geliştirirken izlemiş olduğu adımları, eskizleri ve bir çok tablosu burada sergilenmektedir.

Giriş ücreti:  Collection + temporary exhibition € 14,   Collection € 11,  Temporary exhibition € 6,50

Picasso Müzesinde bulunan eşsiz eserlere doyduktan sonra ara sokakların bu kalabalığından bunaldığımı fark ettim. Müzelerde ve sokaklarda bulunan kalabalıktan kurtulma ihtiyacı doğdu bir anda. Konum olarak o kadar kilit bir noktada bulunuyordum ki  sadece bir kaç sokak ötemde Park de la Ciutadella bulunuyordu.

Böylesine kalabalık bir şehirde bu kadar ferah, bu kadar geniş bir park bulmak benim için büyük bir şanstı. Park konum itibariyle 4 adet metro durağının ortasında bulunmaktadır. Ulaşım bir çok yoldan sağlanmaktadır. Parkın içinde geniş yeşilliklerle birlikte bir adet hayvanat bahçesi, botanik bahçesi, geniş süslemeli havuzları ve Katalan Parlamenter binası bulunmaktadır.

Halihazırda sırt çantamda bulunan atıştırmalık yiyecek ve içecekleri burada tüketmek için çok güzel bir fırsat yakaladığımı hissettim. Tabii normal şartlarda Türkiye’de bir park inşa edildiğinde tüm yeşilliklere “Çimlere Basmayınız!” tarzı tabelalar konularak insanların bu yeşilliklerde zaman geçirmesi olabildiğince engellenmeye çalışılır. Ben de tabii bu düşünce tarzıyla “Acaba ne yapmalıyım? Şimdi buraya gelsem kurulsam amcanın biri ‘Yassah kardeşim hadi kalk git!!’ der mi?” diye düşünmekten kendimi alamadım. Gerçi sonra etrafıma baktıkça herkesin piknik havasında olduğunu gördüm. İnsanlar gruplar halinde gelip pikniklerini burada yapıyorlarmış.

Saatlerce süren gezme ve koşuşturmalardan sonra parkta uzanıp etrafın ve havanın tadını çıkarmak gibisi yoktu gerçekten. Parkta birçok müzisyen renkli parçalar seslendiriyordu. Bu müzisyenlerden en çok ilgi çekenlerinden biri sanırım Bob Marley taklidi yapan bir gençti. İlk aşamada sadece müziği duyuyordum, sanki gerçekten Bob Marley dinliyor gibi hissettim kendimi.

 Yaklaşık 1 saat dinlendikten sonra daha önceden de ziyaret ettiğim ve parkın çok yakınında olan Zafer Kapısı (Arc d’Triumph) yapısını görmeye gittim. Daha önce benzer yapıyı Roma ve Üsküp’te görmüş olmama rağmen burada yapılmış olan zafer kapısı tasarım olarak diğer tümünden daha farklıydı. Bilinen beyaz renginin dışında bu Anıt kırmızı rengindedir. 1888 yılında inşa edilmiş mimar Josep Vilaseca tarafından inşa edilmiştir. İnşa edilme sebebi “Barcelona World Fair” Fuarında ana kapı olarak görev görmesidir.

Şehrin “El Barri Gotic” kısımlarına doğru gidildikçe sokaklar daralmakta ve ortam yerini tarihe bırakmaktadır. Sokakların buluştuğu bir meydan vardır ki bu meydanda da Avrupa’da görüp görebileceğiniz en güzel katedrallerden biri bulunmaktadır. Cathedral of the Holy Cross and Saint Eulalia veya daha bilindik adıyla  Barcelona Cathedral 90 metrelik boyuyla Gotik mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. 15. Yüzyılda inşa edilmiştir.

Kilise mimarisine karşı hayranlığım olduğundan dolayı buraya kadar gelmişken bu kiliseyi mutlaka görmem gerektiğini düşündüm. Girişte para ödeyerek dilerseniz kilisenin çatısına çıkabilirsiniz. Kilisenin çatısına ancak saat 17’ye kadar çıkılmaktadır. Gerçi işin ilginç tarafı 17’den sonra çatıya çıkılmıyor ancak kiliseye ücretsiz girilebiliyor. Sanırım bunu girmeden önce bilsem etrafta bir müddet oyalanırdım diye düşünüyorum. Kilisenin çatısından manzara her ne kadar güzel de olsa yine de ücret alınması ne kadar doğru tartışılır. Etraftaki insanların bundan oldukça haberinin olduğunu varsayıyorum. Zira kilisenin çatısından merkez ayin noktasına indiğimde büyük bir kalabalıkla karşılaştım. İlk aşamada bir ayin olabileceğini düşündüm, ancak sonradan farkettim ki kilisenin içinde bulunan kişiler de benim gibi turistti. Belli bir saatten sonra kapılar açılmıştı ve dileyen herkes giriş yapabilir duruma gelmişti.

 Katedralden çıktığımızda hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Ekim ayı olmasından dolayı gündüzler yazın olduğu kadar uzun olmuyordu. İlk gün için gün ışığından yeterince yararlandığımı düşünerek akşamı geçirmek istediğim Barcelona’nın sahil kısmına doğru ilerledim. Bu kısımda sahil ve iskele tarzı yerleri bulmak mümkündür. La Rambla caddesinin tam bitiminde bulunan iskele kısmı akşamımı tam geçirmek istediğim yerlerden biriydi.

Gezerken genelde şehrin tadını çıkarmak istediğim için yiyeceklerimi ya gündüzden hazırlayıp çantama atıyordum ya da take-away tarzı yerlerden alıp park bahçelerde tüketiyordum. İskele’nin uçlarına doğru ilerleyip boş banklardan birine oturduk. Gelen giden veya karışan kimseler olmadığından rahat rahat keyfimize bakabilir hale gelmiştik.

Bir önceki gelişimde “El Barri Gotic” kısmında Latin ve Jazz barlarına gitme şansım olmuştu. İnsanlar son derece arkadaş canlısı ve sıcak kanlılar.  Gecenin ilerleyen saatlerine kadar bir çok güzel yer bulmak mümkün. Tabii bu sefer geldiğimde sabahın erken saatlerinden itibaren tabanvay olarak bir çok yeri görmeye çalıştığımdan dolayı ilk gün nispeten daha erken bir saatte hostele dönerek günü tamamladık.

Ertesi gün gezimizin kaldığı yerden devam ederek metro ile Montjuic  Kalesi (Castelle de Montjuic) eteklerine doğru metroyla geldik. Metro durağı ile yakın bir yerlerde inmiş olmamıza rağmen kaleye çıkan yolu hesaba katmadığımı farkettim. Tepenin eteklerinde yukarı çıkan teleferik sistemi mevcut olmasına rağmen kişi başı 11 euroluk bir ücrete sahip. Barcelona manzarası eşliğinde tepeye çıkmak isteyenlere tavsiye edebilirim. Öteki yandan ben gözümü karartıp tepeyi kendim tırmanmaya karar verdim. Yaklaşık bir 15 dakikalık tırmanıştan sonra tepenin yamaçlarına varmış oldum.


Kale, zamanın askeri karargahlarından biri olmakla birlikte bugün turistik olarak işlev görmektedir. 1640 yılında inşa edilmiştir. Kalenin içine giriş ücretsizdir ancak dikkat edilmesi gereken bir durum mevcuttur. Kalenin içinde turistik amaçlı sergilenen bir bölümü Pazartesi günleri kapalı olarak belirlenmiş. Oraya gidilmeden önce kontrol edilmesinde fayda var.

Tepeden iniş çıkışına göre kolay oldu. Teleferiğin dışında kalenin önünden kalkan otobüsler mevcut. 15 dakikada bir kalkan otobüsler sizi İspanya Meydanı’na rahatlıkla götürebilmektedir. Kaleye girişlerde meydandan geçen otobüsler ile oldukça ucuza kaleye varmak mümkündür.

Gel gelelim benim favori turistik mekanlarımdan birine: Poble Español

Adı gereği İspanyol Köyü anlamına gelen yapı; İspanya’da bulunan tüm köy kültürlerinin paternlerini bir küçük köyde toplanmış halidir. İspanya kapsamında bulunan 16 etnik kültürün buluştuğu toplamda 117 binanın olduğu bu yapıda; Katalan, Endülüs, Bask, Aragon vb.. gibi bir çok kültüre ait mimari dokuyu görmek mümkündür. Köye girişte verilen harita ile hangi binanın hangi kültüre ait olduğunu görebilirsiniz.


Meydanına vardığımda bir orkestranın prova yaptığını gördüm. Çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan bu orkestranın çaldığı yerel müzikler ile sizi içine çeken o mimari bir araya gelince kendimi tam anlamıyla huzur içinde buldum. Her köşe başka bir güzel, her yer ayrı bir heyecan vericiydi. Her bina özenle oluşturulmuş ve ne kadar birbirinden farklı da olsalar bir bütün olarak hepsi kendini hissettiriyordu.

İspanya’ya gelmeden önce kız arkadaşıma evlenme teklifi etmek için yüzük satın almıştım. İspanya seyahati sırasında kendisine evlenme teklifi etmek istiyordum. Ancak kendi kendime bunun için en iyi olacak tarihin onun doğum gününe denk gelen 8 ekim olduğunu inandırmıştım. Yüzüğü günlerdir saklıyordum ve verebileceğim en doğru anı bekliyordum. Bugün günlerden 7 ekimdi…

Poble Español’a geldiğimde içimdeki huzur o kadar büyüktü ki bu anın o an olduğunu düşünmüştüm. Ancak tek bir sorun vardı, yüzüğü doğum gününde vermek istediğimden dolayı hostelde bırakmıştım. İçimdeki huzur bir anda yerini üzüntüye bırakmıştı. Güzel bir anı kaçırdığımı hissetmiştim. Yüzüm bir anda değişince ister istemez merak uyandırmıştım. Kendisine pek bir şey ifade edememiştim çünkü zamanında önce sürprizi bozmak istemiyordum. Kendime verdiğim sözü tutmam gerektiğini düşünerek ve moralimi düzelterek geziye devam ettim. Nasılsa 1 gün daha vardı, yarının neler getireceğini kim bilirdi?

 Poble Español’da geziyi tamamladıktan sonra La Pedrera ve Casa Batlló yapısını görmek için müze çıkışından tekrar metroya binerek Diagonal durağında indik. Yeterince tepe bir yere geldiğimizden dolayı geri kalan yolu yokuş aşağı inecek olmamız bizi sevindirmişti.

Yolun başında ilk olarak karşımıza çıkan yapı La Pedrera’ydı. 1910 yılında Ünlü mimar Antoni Gaudí tarafından inşa edilen bu bina 1984 yılında UNESCO dünya mirası listesine girmiştir. Modern mimari göz önünde bulundurularak inşa edilmiş olan bu bina bilindik tasarımların dışına çıkarak turistlerin ilgi odağı olmayı başarmış. Binanın hem için hem dışı insanın ilgisini çekmeyi başarıyor. Giriş ücreti 10 ile 20 euro arasında yetişkin, öğrenci, çocuk fiyatlarına göre değişmektedir.


La Pedrera’nın bulunduğu yoldan aşağı doğru devam ettikten sonra karşımıza Casa Batlló yapısı gelmektedir. Bu bina da Gaudi tarafından inşa edilmiş olup şehrin başlıca turistik mekanlarından biridir. Gaudi’nin yapmış oldu binalarda görülen mimari imzası kendisini Barcelona’nın vazgeçilmezleri listesine koymuştur.

Havanın güzel olmasını da bahane ederek, sokakları olabildiğince keşfetmeye devam ediyorduk. La Pedrera  ve Casa Batlló yapılarını da gözlemledikten sonra sahile doğru devam ederek Barcelona’nın en bilinen caddelerinden biri olan La Rambla caddesine geldik. Tüm ışıltının tüm hareketin bu caddede toplandığını görmem çok uzun sürmedi. Sağlı sollu kafeler, restoranlar caddenin popülaritesini iyice arttırmıştı. Hediyelik eşya satan mini dükkanlar ve sokak göstericileri caddeyi daha da renkli hale getiriyordu.


Sokak göstericileri demişken, Barcelona’nın en sevdiğim özelliklerinden biri sokak göstericilerinin çeşitliliği ve profesyonelliğidir sanırım. Özellikle La Rambla Caddesinde dolanırken yan yana dizilmiş olan bir çok sokak göstericisiyle karşılaşmanız mümkün. Ustaca yapılmış olan makyajlar ve kostümler işi daha da ilginç hale getiren unsurlardır. Hepsi de hünerlerini ustaca sergiledikleri için her göstericinin önünde geçirdiğim zaman benim için iyi değerlendirilmiş olarak görülebilir. Hoşunuza giden bir figür varsa küçük bir ücret karşılığında (daha doğrusu gönlünüzden ne koparsa) yanına gidip fotoğraf veya video çektirmeniz de mümkündür.

La Rambla caddesinde bulunan görsel şöleni de izledikten sonra ana cadde üzerinde çok fazla takıldığımızı düşünerek biraz da gölgelerde kalmış yerlere gitmek istedik. Şansımızı bir de ara sokaklarda (tabii çok da ücra köşeler olmamak kaydıyla) denemek istedik. Daha adımımızı döner dönmez karşımıza devasa bir Pazar alanı çıktı. Oldukça ucuza satılan meyve doldurulmuş tabaklardan gözümü alamamıştım. Bir yandan lokman hekimler, meyve sebze satan kişilerin dışında bir de rengarenk şekerlerin satıldığı stantlarda mevcuttu. Renk harmonisi o kadar güzeldi ki insanın şeker veya çikolata sevmese bile bunlardan alıp tadası geliyordu.

Güzellikler sadece bununla da bitmiyordu, sokaklarda yürümeye devam ettikçe her taraftan yükselen o tarih kokusu insanın dört bir yanını kaplıyor. Ana caddenin zaman zaman bunaltan kalabalığı ara sokaklarda yerini daha fazla huzura bırakıyor.

Tüm gün gezmenin ve dolaşmanın vermiş olduğu yorgunlukla kendimizi yine su kenarında bulduk. Bu sefer gün batımını tam vaktinde yakaladığımı düşünüyordum. Kısa bir süre içinde gök yüzü mavi tonlarından turuncu, kırmızı tonlarına doğru kaymaya başladı. Güneşi batırmak için bulunduğum yerin son derece güzel bir nokta olduğunu işte bu gün batımını yakaladığımda anlamış oldum.

Tahminimce manzarasından dolayı Montjuic Kalesi’nin gün batımlarına dair eşsiz manzaralar sunacağını düşünüyorum. Gün içinde ziyaretimde Barcelona’nın hem ticari, hem kültürel alanlarına hakim olabilen bir alan olduğunu gördüm.

Her gün saatlerce ve kilometrelerce yürümenin de dezavantajı maalesef belli bir saatten sonra insanın pilini bitirebilmesidir. Her ne kadar akşamları eğlenceli yerlere gitsek de bir noktada bünye sanırım güne paydos etmek istiyor.

Hostelimize giderken gece aydınlatılması ile daha da ihtişamlı bir şekilde duran Sagra di Familia’yı da görmüş olduk. Gündüz ayrı, gece ayrı güzel görünen kilise için boşuna Barcelona’nın incisi denmiyor sanrım.


Barcelona’da geçireceğim son güne uyandığım zaman önceki günlerde gezmek istediğim bir çok yeri gezmiş olmanın verdiği rahatlıkla gözlerimi açtım. Programını yapıp gidemediğimiz pek bir yer kalmamıştı. Bu sebepten dolayı bu günü kendimize ayırabileceğimizi düşündüm. Turistik aktivitelerin dışında en azından bir kaç alışveriş yapabilirdik

Sabahları erken saatlerde yola çıktığımızdan merak ettiğim eski boğa güreşi arenası olan La Monumental’e gitme şansımız oldu. Katalan parlamentosunun 2010 yılında çıkarmış olduğu boğa güreşlerinin yasaklanması yasasından sonra kapatılan arena şimdi konserler için kullanılmaktaymış. Yaklaşık olarak 20000 kişi kapasitesine sahip arenada 26 sıra koltuk bulunmaktadır.

Günlerin yorgunluğu ve sürekli yürümenin verdiği bitkinlik üst üste gelince son gün bulabildiğimiz her yerde dinlenerek ve her gölge altında serinleyerek günü geçirmeye çalıştık. Akşam olduğunda yorgunluktan ayaklarıma kara sular inmesine rağmen hala yerine getirmem gereken bir planım olduğunu biliyordum. 8 Ekim gününün akşamında evlilik teklifimi gerçekleştirecektim.

Bir önceki gün Poble Español’da etmek istediğim teklifin günü bugün gelmişti. Yer olarak ilk gün geldiğimiz Museu Nacional d’Art de Catalunya binasının terasını düşünmüştüm. Gündüz vakti geldiğim müzede harikulade bir manzarayla karşılaştıktan sonra akşam vakti gelinmesi ile bu manzaranın daha da nefes kesici olabileceğini düşündüm. Güzel sakin bir ortam eşliğinde sanırım kaç zamandır yaptığım planların ve sürprizin işe yarayabileceğini düşündüm.


Aynı şekilde İspanya Meydanı’na gelip tepeye doğru yürümeye başladık. Tepeyi tırmandıkça benim heyecanım da tırmanmaya başlamıştı. İnsan ne kadar söyleyeceklerini de planlasa o an geldiğinde kelimeler yetersiz kalıyor. Tepeye çıktığımda heyecanım daha da arttı, zira bulunduğumuz alan anlaşıldığı üzere insanların akşam takıldıkları bir alanmış. Bu sebepten dolayı benim boş olacağını düşündüğüm yerde en azından otuz kişi mevcutmuş.

O kadar kişiyi görmeme rağmen o anda hissettiklerim sanırım bana göre bir zamanın yavaşlayıp durması gibi geldi. Söyleyeceklerimin çoğunu bile söyleyemeden yüzüğü çıkartmış bulunmuştum. Karşımda sevinçle beraber şaşkın bir ifadeyle “Evet”cevabını aldığımda sanırım o an dünyalar benim olmuştu.

Heyecanımı biraz olsun üzerimden attıktan sonra terasta karşımızda bulunan manzaranın tadını çıkarmaya başladık. Biz bu manzaranın tadını çıkartırken kısa bir süre sonra birinin taşınabilir orgunu kurup orada yanımızda aşk şarkıları söylemeye başlaması bugünü benim için unutulmaz bir anı haline getirdi.

Barcelona benim için her yönüyle bambaşka bir şehir. İnsan ne kadar ziyaret ederse etsin, her defasında döndüğünde “Buraya bir defa daha gelinir…” dediğini duyar gibiyim. O kadar canlı ve renkli bir şehrin şamatası ve muhteşemliği içinde insan kendini kaybediyor. Sanırım burada bu güzel şehir için söylenecek olan en yakışık alır benzetme, zamanında da söylendiği gibi : “God’s Land”

 

Yazının Orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=804&SAYFA=2

Hiroşima: Küllerinden Doğan Şehir

Hiroşima’ya olan yolculuğum 1 aylık Japonya gezimin son kısımlarından biriydi. Zamanımın çoğunu Tokyo ve çevresindeki şehirlerde geçirmiştim. Bundan dolayı uzak şehirlere, özellikle Hiroşima şehrine gitmeyi çok istiyordum. Japonya için geçmişte kanayan bir yara olarak bilinen Hiroşima şehrini yakından görmek, savaşın yıkıntılarından doğmuş bir şehri gözlerimle görmek istiyordum. Savaş sonrasında üzerine park inşa edilen patlama noktasını ve kurulan barış müzesi sürekli aklımdaydı.  Tüm bunların yanı sıra Hiroşima şehrinin yakınında saklı hazine gibi duran Itsukushima tapınağının bulunduğu Miya adası (Miya – Jima) başlıca görmek istediklerimin arasındaydı.

İkinci dünya savaşı sırasında atom bombası atılan iki önemli şehirden biri olan Hiroşima; atom bombası atılana kadar Japonya’nın en önemli ticaret merkezlerinden biriydi. II. Dünya savaşının Japonya cephesinde ülkeyi mutlak teslimiyete yönlendiren atom bombasının atılması konusu oldukça ilgimi uyandırmıştı.

Yolculuğumu 5 günde 4 şehir görecek şeklinde planlamış, rotamı güneyden kuzeye gelecek şekilde ayarlamıştım. Buna göre sırası ile Hiroşima, Kyoto, Nara ve Osaka şehirlerini görmeyi planlıyordum. Bunun planın işlemesi için zaman önemli bir unsurdu ve bu zamanı bana kazandıracak olan en uygun taşıt hızlı trendi.

Japonya’ya gidip şehir dışında gezmek isteyenlere şiddetle tavsiyem; JR – Pass  (Japanese Railroad Pass) olarak bilinen haftalık biletlerden almasıdır. Bu bilete yaklaşık olarak 25000 yen (tahminen 200 – 230 dolar) civarı bir para ödenmektedir. Fiyat fazlalığı sizi bileti almaktan vazgeçirmesin, çünkü Japonya gibi bir ülkede en pahalı lükslerden biri seyahat etmektir. Şehir dışına yapılacak olan seyahatlerde hızlı tren kullanıldığında uzak şehirlere sadece tek bir seyahatin 20000 yen tutması beklenen bir durumdur. Bir hafta gibi bir sürede sadece ulaşım harcanacak olan para muazzam ölçüde büyüktür.  Bir haftalık kullanım süresine sahip olan bu bilet sizi JR tren hattını kullanıldığınız sürece normal ve hızlı tren seyahatlerinde bedava olarak öngörülen yere ulaştıracaktır. Tabi her güzel şeyde olduğu gibi bu biletin de bir zorluğu bulunmaktadır. Alınacak olan bu bilet Japonya’ya gelmeden önce bu biletin satıldığı yerden (Merkezi İstanbul’da) alınmalıdır. Japonya’ya geldikten sonra maalesef bu bilet yabancılara satılmamaktadır.

Yolculuğuma Tokyonun hızlı tren istasyonunda başladım. Japonya’nın hızlı trenlerinin oldukça hızlı olduğunu duymuştum ancak daha önce bunu yaşama şansım olmamıştı. Saatte 250 kilometreye kadar çıkan hızıyla seyahat ederken trenin içeriden bakıldığında dışarıdaki nesneleri takip etmek oldukça güç oluyordu. Hiroşima’ya olan yolculuğum yaklaşık olarak 5 saat görülmekteydi.

Daha önceden yaptığım gezi planlamasına dayanarak, Hiroşima şehrine geldiğim zaman adından sıkça bahsedilen Hiroşima Barış müzesine gitmek için fazla vaktim olmayacaktı. Ertesi günü gezmek için fazladan bir günüm daha olacağını varsayarak gezi rotamı şehir merkezinden sonra en çok görmek istediğim yer olan Miya – Jima adasına çevirdim. Miya -Jima adasına kara yolu ile ulaşım sağlanamadığından dolayı feribot ile seyahat imkanı mevcuttur. Feribotu yaklaşık olarak her 30 dakika da merkez limandan bulmak mümkündür.

Feribotun üst kısmında kendime güzel bir yer bulduktan sonra etrafımı saran görkemli denizi ve adalar topluluğunu hayranlıkla izlemeye koyuldum. Bir yandan feribot ağır ağır denizi tırmalayarak ilerlerken bir yandan denizdeki dalgalanmalar güneşin ışığıyla buluşup izleyenlere güzel bir ışık gösterisi sunuyordu.

Dakikalar geçtikçe Miya-jima adası kendini yavaş yavaş belli etmeye başladı. Çok uzaktan bile meşhur Itsukushima tapınağının olduğu kısım kendini gösteriyordu. Öğrendiğime göre burası 12. Yüzyılda askeri bir komutan olan Taira no Kiyomori tarafından inşa edilmiş. İnanışa göre Itskushima tapınağının her tarafı, yani çevreleyen dağlar ve tapınağın içinde bulunduğu sular bile kutsalmış. Medcezirin en yüksek olduğu akşam saatlerinde tapınak suda yüzüyor görüntüsünü vermektedir. Tapınak alanı 1996 yılında dünya mirasları arasında yerini almıştır.


Feribot yavaş yavaş rıhtıma dayandığı zaman görüp görebileceğim en güzel ve en ilginç karşılama komitelerinden biri beni karşıladı. Rıhtımın hemen arkasından Tapınağa kadar olan kısımda yer alan parkta onlarda geyik etrafta dolaşmaktaydı. Bugüne kadar değil dokunmak yakından bile görme fırsatım olmadığı düşünüldüğünde benim için çok ilginç bir deneyim oldu doğrusu. Yol kenarında sırf bu güzel yaratıklar için kıtır kraker tarzı geyik yemeği satan satıcılar bile bulunmaktadır.

Geyikler de insanlara alıştıkları için çekinme veya korkma duyguları kaybolmuş. Hatta bu konuda o kadar rahat duruma gelmişler ki okul gezisi yapan ilkokul çocukların beslenme çantasına başlarını sokup yemeklerini tırtıklamaktan geri bile kalmıyorlar. Tabi onların bu rahatlığı minik Japon çocuklarda her zaman aynı tepkiyi yaratmıyor. En son baktığımda zavallıcık korkudan öğretmenine sarılıp ağlamaklı gözlerle yemeğini geyiğe bakıyordu.

Geyiklerle oluşmuş renkli görüntüleri geride bırakıp yavaş yavaş tapınağın bulunduğu koya doğru ilerlemeye başlıyorum. Tapınak yolunun girişinde bulunan kapıda iki koruyucu konumundaki  aslan heykelleri gözüme çarpıyor. İkisinin duruşu aynı olmasına rağmen ağız yapılarının farklı olması dikkatimi çekti. Daha sonrasında öğrendiğime göre burası dahil birçok başka tapınağın girişlerinde de benzer durumlar mevcutmuş. Bu farklılığın sebebi tapınağın kötülüklerden korunması için tapınak koruyucuları (bu durumda aslanlar) koruma için gerekli sözleri söylerlermiş. Soldaki aslan sözleri başlatıp sağdaki aslan bitirdiği için ikisinin de o anda söylediği harflerin farklılığından dolayı heykellerin şekillerinin farklılığı doğmuş. Bir bakıma mantıklı geldi bana da…


Yol uzun görünse de etrafın büyüsüne kapılıp yolun sonundaki güzelliklere doğru öyle bir hızla çekiliyorsunuz ki zaman kavramı kayboluyor adeta. Kısa bir sürede tapınak yolunu tepip nihayet kaç zamandır görmek istediğim yere Itsukushima tapınağının kalbine gelmiştim. Saat yaklaşık olarak 3-4 civarındaydı. Gel-Git safhasının sonlarına yaklaşmış olduğumu görüyordum, çünkü tapınağın altında bulunan kolonların çoğu sular altındaydı bu da gerçekten tapınağı yüzer duruma getirmişti.

 

Sanırım yabancı olmam burada ilginç karşılanmış olsa gerek, tapınak çevresinde dolanırken etrafım bir anda japon çocuklarla çevrildi. Hepsi çat pat ingilizcesiyle bana bir şeyler sormaya çalışıyor, ilgimi çekmeye çalışıyorlardı. Bu davranışları ilk başta beni de şaşkına çevirmiş olsa da sanırım çekik gözlü olmamam onlar için çok ilginç bir farklılık olmuştu. Tokyo’da yabancı daha doğrusu (Gaijin) sayısı yüksek olduğu için böyle bir ilgi hiç bir zaman karşıma çıkmamıştı. Burada böylesine bir ilgiyle karşılaşınca bir anda Türkiye’yi ziyarete gelen Japon turistler aklıma geldi. Nerede ve ne zaman olursa olsun sürekli bir ilgi altında olan Japonların neden bir süre sonra bu ilgiden yorulduğunu anlamıştım. Neyse ki bu durum Türkiye’de olduğu kadar uzun sürmedi ve kısa bir süre sonra kaldığım yerden muhteşem yapıları gözlemlemeye devam ettim.

Etrafım göz alabildiğine tapınaklarla çevrilmişti. Tapınaklar Shinto felsefesini benimseyerek tasarlandığı için neredeyse yok denecek kadar az eşya bulunmaktaydı. Etrafın güzellikleri karşısında nefesim kesilmişti adeta.

Her tarafı sarıp sarmalayan o mistik havası ve “Ben Bruadayım” edasıyla bezenmiş kırmızı renklerinin ahengi göz dolduruyordu. Tapınağın üzerinde bulunduğu kolonların arasına sular çoktan gelmişti bile. Tapınağın platformlarında yürürken insan gerçekten de yüzen bir geminin üzerinde hissine kapılıyor.

Tapınağın hemen yukarısına inşa edilmiş olan Araebisu Shrine ve 5 katlı pagoda  Itsukushima tapınağının geneline bakılınca Japon mimarisinin güzelliği gözler önüne konuluyor. Geneline hakim olan kırmızı tonları ve güneşin de çarpmasıyla gözünüzü alamayacağınız bir şekilde parlaması sanırım söylediklerimi destekler. Bu güzellikleri içim el vermeyerek de olsa bırakarak feribotla geri şehir merkezine doğru geçtim.

Hiroşima denince akla savaş ve savaşın o bıraktığı izler geldiği için, yönümü zamanında atom bombasının patlamış olduğu ve şimdi adına Barış parkı denen yere çevirdim. Öğrendiğime göre zamanında Hiroşima şehri 20. Yüzyılın ikinci yarısına kadar Japonya’da önemli endüstriyel yapılaşmanın olduğu ve ticaret akışının yoğun yaşandığı bir şehirmiş. Japonya savunmasında ve  savaşı devam ettirmek için gerekli olan malzemelerin tedarikinde önemli rol oynuyormuş.

Atom bombası atıldığı zaman yüzeyin yaklaşık olarak 600 metre yukarısında patlama gerçekleşmiştir. Bu sebeple oluşan şok dalgasının sonucunda ayakta yok denecek kadar az bina kalmış. Her şeyi saniyeler içinde eritebilecek sıcaklıktaki dalga sonucunda neredeyse tüm patlama alanı çapındaki yerler yok olmuştur. Zamanın belediye binası bu yıkın karşısında kısmende olsa ayakta kalabilen binalardan biridir. Yıkımdan yıllar sonra bu alan dünya mirasları arasında yerini almıştır. Nükleer savaşın yıkıcı sonuçlarını göz önüne sermektedir.

Bunca yıkımın olmasının üzerine Hiroşima’da çok konuşulan terim olan “Japon Mucizesi” ortaya çıkmıştır. Bombanın atılmasının üzerine bilim adamlarının vermiş olduğu bilgiler doğrultusunda bu alanda yaklaşık 75 ile 100 yıl arasında herhangi bir bitki veya canlı yetişemeyeceği söylenmiş. Ancak bundan çok daha kısa bir zaman dilimi içerisinde yaklaşık olarak 7 ile 10 yıl arasında bu alanda tekrardan hayat kendini göstermeye başlamış.

Japon hükumeti, patlamanın yaşandığı alan üzerine bir daha bina yapmama kararı alarak burayı barışın bir sembolü haline getirme çalışmaları başlatmışlardır. Tüm alan park alanı olarak tekrardan düzenlenerek halka açılmıştır. Parkın merkezine yaşananların unutulmaması için; nükleer savaşın sebepleri, savaşın Japonya ve Hiroşima şehri için gelişmesi ve atom bombasının atılması sonrasında yaşanan zorlukların resim, maket ve savaştan kalan gerçek malzemelerle canlandırıldığı barış müzesi inşa edilmiştir.

Yolculuğumun süresinin; Tokyo – Hiroşima arasının uzun sürmüş olması ve gün ışığını lehime kullanmak için önceliğimi Miyajim adasına vermiş olmamdan dolayı müzenin açık olduğu saatlere yetişememiştim. Ancak ertesi günü bu müzeye ayırmıştım. Dolayısıyla acele etmeme gerek kalmamıştı. Miyajima ile önceliğimi tamamladığım için barış parkını ve etrafını rahat rahat dolaşabilecektim.


Önceden de bahsettiğim gibi parkın merkezine doğru barış müzesini görmek mümkündür. Barış müzesinin bulunduğu meydanda patlamada ve sonrasında oluşan radyasyon etkilerinden dolayı ölenler için anıt inşa edilmiştir. Uzunca bir yürüme yolunun sonuna inşa edilmiş bu anıt tam önünde durduğunuz zaman önünüzde yıkımdan sağ kurtulmuş olan Belediye binasını işaret eder. Akşamın karanlığının çökmesinin üzerine parktaki ışık oyunları ve gece karanlığının bu ışıkların üzerine vurmasını izlemek büyük bir zevkti benim için.

Parkın merkezinde durduğumda etrafa bir göz gezdirdiğimde arkamda uzunca bir şekilde boydan boya uzanmış olan Hiroşima Barış Müzesini gördüm. Patlamadan sonra yıkım alanına sadece yapılması izin verilen bina olarak Barış Müzesi bulunmaktadır. Müzenin kapanış saatine yetişemediğim için şimdilik sadece dışarıdan bakmayla yetinecektim. Bir ertesi güne kadar Hiroşima şehrinin geri kalanını keşfetmek kalmıştı bana.

Önceden yapmış olduğum araştırmalara göre ve elimdeki haritayı referans alarak şehrin içlerine doğru ilerlemeye başladım. Haritamda işaretmiş bir şekilde “Ground Zero” patlama alanını işaret eden bir nokta gördüm. Yönümü oraya doğru belirleyerek ilerlemeye başladım. Ne göreceğimi tam olarak kestiremesem de ilginç bir şeyle karşılaşacağımı umuyordum.

Ara sokakların birinde görünen noktaya geldiğimde küçükçe bir anıtla karşılaştım üzerinde hem İngilizce hem de Japonca olarak şu sözler yazılıydı:

“Tinian Adasından yola çıkan ABD ordusu B-29 bombardıman uçağı olan Enola Gay tarafından bırakılan ve tam bu noktanın 580 metre yukarısında patlayan atom bombası insanlık tarihinde kullanılan ilk atom bombası olmuştur. Patlama alanının altında kalan şehri yaklaşık 3000 – 4000 derece aralığındaki sıcaklık dalgası şok ve radyasyon dalgaları ile bilikte vurmuştur. Birçok insan patlama anında hayatını kaybetmiştir. Tarih sabah 08.15, 6 Ağustos 1945 “

Bir an durup düşündüğüm zaman öylesine büyük ve yıkıcı bir olayın bir nevi anıtının bu kadar küçük ve önemsiz bir şekilde gösterilmiş olması beni hayal kırıklığına uğrattı. Barış müzesini görmemiş olsam da yine de böyle bir beklenti içine girmem garip bir durum oluşturdu sanırım.

Fazla görecek bir şey olmadığını düşündüğüm için yolumu bir sonraki durağım olan Hiroşima Kalesine çevirdim.


Öğrendiğime göre Hiroşima Kalesi 1590’lı yıllarda inşa edilmiş. 19. Yüzyılın sonlarına kadar Hiroşima soylu aileleri ve zamanın derebeylerinden “Asano” ailesine ev sahipliği yapmıştır. Kale 1945 yılında atom bombasının etkisi ile yıkılmıştır. Tekrardan inşa edilmesi 1958 yılına kadar mümkün olmamıştır.

Genel olarak bakıldığında ve geçmişe göre kıyaslandığında Hiroşima’nın eski görkeminden pek eser kalmamış görülmektedir.  Şehir belli bir saatten sonra son derece sessiz ve sakin bir görünüme bürünüyor. Tokyo’da kaldığım zamanlarda şehrin her bölgesi her saat canlı ve ışıl ışıl görünse de Hiroşima’da saat 8 – 9  olsa bile şehir çoktan uykuya dalıyor gibi geldi.

Japonya’nın her şehrinde olduğu gibi burada da her yer tertemiz ve bakımlı. İnsanlar nazik ve kibar davranışlarıyla beni burada da etkiliyorlar. Uzun bir yol gelmiş ve gün içinde gezerken yorulmuş olmanın verdiği bitkinlikle otele erkenden dönerek ertesi gün için hazırlıklarımı tamamladıktan sonra güzel bir uyku çektim. Sabah olunca ve müzenin tekrar açıldığı vakit geldiğinde içeri girmek için sabırsızlanmaya başlamıştım. Erkenden müzeye gittim ve etrafı dolaşmaya başladım.

Hiroşima Barış Müzesi kapsamında kronolojik olarak Hiroşima ve II. Dünya savaşına dair birçok görsel ve sesli bilgilendirme araçları bulunmaktadır. İlk olarak gezime başladığımda Hiroşima şehrinin nasıl kurulduğu, zamanına ait ticari ve kültürel özelliklerinden bahseden tablolar ve hikayeler mevcuttur. Zaman içinde şehrin nasıl büyüdüğü ve amerikan ordusu için nasıl bir tehdit oluşturulduğu, bunun üzerine atom bombasının atılması sebepleri anlatılmaktadır.

Müze içinde ilerlemeye devam ettikçe atom bombasının patlama anını, patlama sırasında ve sonrasında şehre nasıl etkilerinin oluştuğunu gördüm. Patlama sonrasında sıcaklığı 4000 derece civarlarında olan şok dalgasının şehri nasıl yakıp yıktığı maketlerle gösterilmiştir.

Müzede tüm atom bombasının yarattığı etkileri kronolojik olarak gösterdiği için şok dalgası sırasında sıcaklığı etkisiyle yok olan evleri, deforme olan eşyaları ve yanan kıyafetleri göstermektedir.


Tüm bu kaos sonrasında yer altına ve ya sığınaklara kaçan insanların radyasyon etkisiyle vücutlarının erimesi ve derileri üzerinde oluşan yaraların gösterildiği bal mumundan yapılma insan figürleri mevcuttur. Radyasyon etkisiyle oluşan körlük, sağırlık, uzuv eksikliği ve sakat bebek doğumları hakkında detaylı bilimsel açıklamalar video eşliğinde gösterilmektedir.

Tüm bu olanları dehşet içinde izlerken gözüme cam bir panel ve üzerine konulmuş birkaç düzine kağıttan turnalar gözüme çarpıyor. Amerikanın Hiroşima’ya attığı atom bombasının patlaması ardından radyasyona mazur kalan Sadako isimli küçük kızın hikayesini anlatan kısma gelmiştim. Radyasyonun etkisiyle hasta olan Sadako bin adet kağıttan turna yapmayı kafasına koyar. Bu amacı gerçekleştirmesindeki esas etmen Japon efsanelerinde yer alan ve bin tane turnanın origamisini yapan kişinin tanrılar tarafından iyileştirileceği umuduydu. Küçük kızın tek dileği yaşamak istemesiydi. Ne kadar uğraşmış olsa da Sadako, çok güçsüzleşip daha fazla kağıttan turna yapamayacak duruma gelene kadar 644 tane turna origamisini yapmayı başarmış ve 25 Ekim 1955 yılında hayata gözlerini yummuştur. Ailesi ve arkadaşları dileğini yerine getirip geri kalan turnaları tamamlamış ve Sadako ile toprağa gömmüşlerdir. Bu durum sonrasında Hiroşima Barış Parkı’na Sadako’nun büyük altın bir turnayı tuttuğunun gösterildiği bir heykelde dikilmiştir. Japonlar arasında bu olay umudun ve azmin bir sembolü haline gelmiştir.

HiroşimaMüzesinde kalabildiğim kadar kalarak bu tarihi olayın gerçekleştiği ve sonrasında olan olayları mümkün olabildiğince yaşayarak ve anlayarak turumu tamamladım. 4 şehirlik gezimin birincisini tamamlamış olmanın sevinciyle müzeden çıkarak tren istasyonuna doğru rotamı belirledim. Bir sonraki durağım zamanın imparatorluk şehri ve başkenti olan Kyoto olacaktı.

Görüşmek üzere…

 

Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=631&SAYFA=2

Prag : Bohemya’nın Güzeller Güzeli Başkenti

Prag, üç şehirlik bir turistik gezinin son ayağıydı. Birkaç gün öncesinden Budapeşte’den giriş yapmış orayı iyice anılarımıza kazımış, daha sonrasında Viyana’da rüya gibi günler geçirmiştik. Tur dâhilinde olduğumuzdan dolayı bazı aktivitelere tüm grupla katılıyorduk ama kendi inisiyatifimize bırakılan zamanlarda yürüyerek şehirlerin tadına varıyorduk. Viyana’da bulunduğumuz son gün otobüsün ertesi gün sabah erkenden Prag için yola çıkacağı haberini aldık. Viyana’dan Prag’a yol otobüsle beş buçuk saat sürüyordu. Budapeşte – Viyana – Prag üçgeninde güzel olan durum; başkentler birbirine oldukça yakın. Bu sebepten ötürü yollarda çok fazla vakit kaybedilmiyor. Her ülke birbirine Schengen ile bağlı olduğundan dolayı vize, pasaport gibi kontroller karayollarında çok fazla görülmüyor. Bir ülkeden bir ülkeye geçmiş olduğunuzu ancak tabelalardaki yazıların değiştiğini görünce anlıyorsunuz.

Otobüs içindeyken rehber bir yandan Çek Cumhuriyeti hakkında bilgiler veriyor, bir yandan da gün içindeki turun nasıl gerçekleşeceği hakkında bilgi veriyordu. Cümlesinde “Bugünkü tur biraz zor geçecek çünkü yaklaşık 2 – 2.5 saat kadar yürümemiz gerekecek…” şeklinde bahsediyordu. Viyana ve Budapeşte’de şehir başına günlük 15 – 17 kilometre yürüdüğümüz varsayılırsa bizim için pek zorlu bir yolculuk olmayacaktı bu.

Prag, yeryüzü şekli bakımından geneli düzlük ama Prag kalesi şehrin tepe kısmına inşa edilmiş. Tura çıkarken birçok insandan duyduğum ve rehberinde bize söylediği şey güzergâhın Prag kalesinden başlatılmasıymış. Oradan başlayıp nehre, Charles köprüsüne ve şehrin daha merkezi kısımlarına hem yokuş aşağı yürür vaziyette rahat bir şekilde hem de çok güzel bir Prag manzarası eşliğinde iniliyormuş. Aynen bu şekilde oldu ve gezimize şehrin kuzey kısımlarından kalenin arkasından başladık.

Avrupa’da ne kadar çok kilise, saray ve köprü görmüş olsam da her biri beni ayrı derinden etkilemiştir. Daha kaleye girmeden kalenin arkasından muazzam iki kulesiyle kendini gösteren St. Vitus kilisesi kendini göstermeye başlamıştı. Döneme damgasını vuran IV. Charles tarafından 1344 yılında inşa edilmiş. Kilisenin görkemi tüm şehirden kolayca fark ediliyor. Kilise’nin içine girmek ücretsiz ancak içinde bazı kısımlara girmek için ücret ödemek gerekiyormuş. Kilisenin içine girdiğimizde bu mükemmel yapıya kendimizi kaptırarak o mistik atmosferde kendimizi unuttuk.

Kilisenin bulunduğu meydanda sonradan eklendiği fazlaca belli olan bir dikilitaş gözümüze çarpıyor. Etrafındaki birçok öğenin aksine oldukça sade ve gösterişsiz yapıya sahip bir yapı olarak görünüyordu. Bu dikilitaşın ikinci dünya savaşındaki Yahudi soykırımı anısına dikildiğini öğreniyoruz. Avrupa’nın birçok kentinde bu tür anıtlara ve yapılara denk gelmek mümkünmüş.

Kalenin doğu tarafına doğru ilerleyip kendimizi asmaların arasında buluyoruz. Nehir tüm güzelliği ile tepenin aşağısında kendini gösteriyordu. Aşağı doğru yürüdükçe bu yolları öğlen sıcağında birde ters yöne gitmeye çalışarak tırmansaydık sanırım çoktan yorulmuştuk diyerek bu rotayı belirleyen kişileri bir kere daha saygıyla andık. Prag üstündeki Avrupa dokusu, şehri “diğerleri” gibi gösterse de şehrin her zaman kendi içinde bir kusursuzluğu bir mükemmelliği var.

Kalenin çıkışına geldiğimizde kale duvarına asılmış derebeylik armaları gözümüze çarptı. Çek cumhuriyeti zamanında 5 önemli bölge mevcutmuş ve bu bölgelerin armalarını ve bayraklarını birçok yerde görmek mümkün. Kale duvarlarının çıkışına gelmemizle karşımıza Charles köprüsü ve kenarlarındaki 30 heykelle karşı karşıya kaldık. Çek dilinde karşılığı “Karluv Most” olan köprü yine İmparator IV. Charles tarafından inşa edilmiş. Her bir heykelin duruşu insanın gözlerini hapsetmeye yetiyor. Ancak Müslümanların ve Türklerin özellikle ilgisini çekeceğini tahmin ettiğim bir tane heykel tüm grubu başına topluyor. Türk Zindancı olarak nitelendirilen heykelde üst kısımda bulunan üç Katolik rahibinin insanları Hıristiyan toplum için teşviki konu almaktadır. Bu teşvike uymayanların veya katılmayanların Türk Zindancısı tarafından zindana atılacağı ve orada ölene kadar tutulacağı söylenmektedir. Giyimi kuşamı, kılıcı ve benzetmesiyle bu heykelin özellikle bir “Türk’e” benzetilmeye çalışılmış olması gözden kaçmıyordu.

Tur grubunda olduğumuzdan ve kısıtlı zamanımız olduğundan dolayı, tüm heykelleri inceleme ve yeteri kadar resim çekme şansımız o gün dâhilinde olmamıştı. Köprü kısa görünüyordu ancak her heykelin göz alıcı ihtişamı ve kendi içindeki hikâyeleri köprüyü yeterince “uzatmıştı”. Köprü sonuna geldiğimizde köprünün başında orta çağ kıyafetleri giymiş biriyle karşılaştık. Amacının ilk başta para karşılığı fotoğraf çekmek olduğunu düşündük ancak adamın böyle bir emeli yoktu. Kendi içimizde bu konuyu tartışırken çok geçmeden cevabımızı aldık. Her saat başı geleneksel olarak kulenin tepesine biri çıkar ve trompet ile etrafa saatin geldiğini haber verirmiş. Bu haber vermenin, yolun biraz aşağısında bulunan meşhur saat kulesiyle alakasının olduğunu henüz saptayamamıştık. Hem saat kulesinin tepesinde hem de köprünün başındaki kulenin tepesinde eş zamanlı olarak “haber verme” seansları yapılmaktaymış.

Meydanda asıl ilginç olan saat kulesini görmeye gittiğimizde beklerken hikâyesini de beraberinde öğrenmiş olduk. Saat kulesinin yapımı bittikten sonra kral saati yapan kişiyi huzuruna çağırır. Saati yapan kişi doğal olarak ödüllendirileceğini düşünerek kralın huzuruna çıkar. Kral gerçekten de saati çok beğendiğini söyleyerek adamı tebrik eder ve üstüne gözlerini kör ettirir. Amacı bu saati başkasına yaptırmamasıymış. Bu hale geldiğine çok üzülen adam, saatin mekanik aksamının içine atlayarak intihar eder ve saati bozmuş olur. Söylenene göre yaklaşık otuz yıl boyunca saati çalıştıran olmamış daha sonrasında saat tamir edilerek normal haline döndürülmüş.

Bu saati bu kadar ilginç kılan tasarımı, günleri ayları ve isim yıllarını göstermesinin yanı sıra. Saat başları geldiği zaman saatin etrafındaki kuklaların harekete geçmeye başlayıp bir nevi gösteri kıvamında bir olayın oluşmasıymış. Bu söylediklerimi vurgularmışçasına saat başına yaklaşık beş dakika kala saatin önünde muazzam bir kalabalık toplandı. Herkes kameralarını ve gözlerini belirli noktaya dikti ve saatin çalmasını bekledi. Bir iskeletin zili çalmasıyla başlayan seremoni; İsa’nın havarileri, duvarın etrafındaki ve sütunlardaki kuklaların harekete geçmeye başlamasıyla eğlenceli bir şova dönüşüyor. Sonrasına, önceden tanıdık olduğumuz trompetle “haber verme” seremonisi de eklenince oldukça renkli görüntüler ortaya çıktı.

Tur kapsamında Prag gezisinin ilk günü, otobüs yolculuğunun da eklemesi ve şehir turu ile tamamlanmış görünüyordu. Rehberimiz eşliğinde otobüse binip otele yerleştik. Grubun geri kalanı çoktan yorgunluktan otobüste uyumaya başlamıştı. Ancak ben ve arkadaşlarım günlerdir yürüdüğümüz için bu kısa yürüme mesafeleri bizi etkilememişti. Eşyaları bırakıp şehre tekrar indik. Ara sokaklarda gezinirken karşımıza birçoğumuza ilginç gelecek derecede güzel “Hard Rock Cafe Prague” çıktı. Normalde pek hard rock kafe yanlısı olmamama rağmen, her zaman karşımıza çıkmayacağını varsayarak akşamımızı orada geçirdik ve eğlencenin soluğunu iyice aldıktan sonra yorulmuş ancak sevinçli bir şekilde otelimize döndük.

Bir küçük dipnot olarak eklemek isterim; Budapeşte ve Viyana’nın aksine Prag’da yeraltı treni ve otobüslerdeki bilet kontrolleri oldukça sık yapılmaktadır. Rehberimizin söylediklerine kulak asmayıp bedavaya binme girişiminde bulunsaydık eğer, üç girişimden ikisi ceza ile sonuçlanacaktı. Kaldığımız üç gün boyunca iki defa kontrole denk geldik. Belki turist olmamızın, belki de esmer olmamızın etkisi midir bilemedik ama her defasında kontrol memurları ilk olarak bize doğru yönelip, bizim biletlerimizi soruyordu.

Ertesi gün kaldığımız yerden, yani meşhur saat kulesinin olduğu yerde bulduk kendimizi. Bir önceki günden farklı olarak karşımıza oldukça kalabalık bir meydan çıktı. Birçok ulusun katıldığı bir festival hali hazırda başlamıştı. Güzel bir fırsatın ayağımıza geldiğini fark etmiştik. Etrafta birçok yerel yemek satan stantlar açılmıştı. Gözümüze güzel gelen yemeklerle karnımızı doyurduktan sonra, diğer yerlerde yeme fırsatını bulamadığımız Macar tatlısından yedik. Gerçek adı Kürtőskalács yani “Baca Tatlısı” adı verilen bu tatlı o kadar güzel ki uzaklardan kokusunu alan birçok arı bu güzelliği bizle paylaşma derdine düştü.

Meydanda ve festival alanında biraz daha zaman harcadıktan sonra bir önceki gün yeterince zaman geçiremediğimiz Charles köprüsüne geri yöneldik. Gün daha erkendi, bu da bol bol resim çekip etrafı incelemek için bize oldukça zaman veriyordu. Köprü zamanında Prag Kalesi ve Old-town “Eskişehir” kısımlarını bağlamakta kullanıldığı için çok önemli bir vazifesi varmış. Birçok isim verilmiş ancak 1870 yılından bu yana Charles köprüsü olarak kullanılıyormuş.

Sağ ve solda on beş adet olmak üzere toplamda otuz adet heykel bulunuyor köprünün üzerinde. Heykeller 1700 yılından itibaren birkaç yıl arayla dikilmişler ancak şuanda köprü üzerinde heykellerin kopyaları bulunmaktadır.

Denildiği üzere – biraz batıl görünüyor ama… – köprü üzerinde önemli olan bir heykel varmış. Heykelin tarihi ve kültürel potansiyelinin yanında bir başka amacı da bulunuyormuş. İki adet söylenti var bu konuda: Birincisi, Heykel üzerinde bulunan kabartmalarda ki kadının kalçasına dokunan kişi Prag’a gelecekte bir kere daha gelecektir. İkincisi aynı heykel üzerinde köpek kabartmasının kalçasına dokunan kişinin de talihi güzel oluyormuş. Denemekten zarar gelmez, bakarsın yine gelirim. Hadi bakalım!!” diyerek önce kadının… “İyi şansa ihtiyacımız var, bu da eksik kalmasın!!” diyerek sonra da köpeğin kalçalarına dokunduk. Artık şansımızı kendimiz belirleriz belki ama gün olur yine aynı şehre gelirsem bu inanç kanıtlanmış olur sanırım…

Köprüyü geçerek bir önceki gün önünden geçip de vakit ayıramadığımız yerlere, kale bölgesindeki ara sokaklara daldık. Nehir her yerden ayrı güzel görünüyordu. Nehrin ara sokaklara taşan kollarından bakıldığı zaman insan ister istemez bir Venedik havası seziyordu. İnsan köprüdeyken köprünün resmini çekemez diyerek iyice köprüden uzaklaşmak istedik.

Köprüden ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, her zaman tüm görkemiyle bize gülümser şekilde bulduk onu. Ara sokaklarda yine resim peşinde dolaşırken Josef Dobrovski’nin heykeliyle karşılaştığımızda eski bir dostla karşılaşmış gibi olduk. Öyle ya da böyle küçükken birileri aracılığıyla öğrenmiş olduğumuz bu isim karşımıza burada bu kadar yakınımızda çıktığı için hem şaşırmış hem de sevinmiştik.

O saatlere kadar etrafı görmekten, kendimizi kültürel tarihsel kavramlara kaptırmaktan şehrin asıl aromalarından birini göz ardı etmiştik: Bira!… Her ne kadar Türk insanları tarafından Çek’ler kadar ilgi gösterilmese de bunu Prag’da yaşamamak orada yapılacak en büyük ayıplardan biriydi.

Birayı sevmeleri ile tanınan Çek’ler, yapılan araştırmaya göre dünya sıralamasında yılda kişi başı ortalama 150 litre içmeleriyle birinci sıradalar. 130 litreyle İrlanda ve 100 litreyle Almanya hemen arkalarında ama öğrendiğimize göre Çeklerin bu ünvanı bırakmaya hiç niyetleri yokmuş. Staropramen, Pilsner Urquell, Krušovice, Budvar, Velkopopovický Kozel, Velvet, Gambrinus, Bernard, Herold, Braník gibi birçok bira markasına sahip olan bu ülkede beklenildiği üzere bira fiyatları beklenenin çok altında. Hatta o kadar atlında ki bizim tabirimizle “Sudan ucuz!”. İnsanların neden bu kadar çok bira içtiğini anlamak zor değil. Su, biradan çok daha pahalı Çek Cumhuriyeti’nde.

Yemekler konusunda biradaki gibi aynı mutlulukta olamadık ne yazık ki. Et ve tavuk fiyatlarının yüksek olması, birde servis ve bahşiş miktarlarının da hesaba eklenip gelmesiyle zor durumlar yaşadık diyebiliriz. Servis ücreti, hesap üzerinden belli bir yüzde ile hesaplanıyor ancak bu yüzde her zaman öyle azımsanamayacak kadar küçük bir meblağa denk gelmiyor.

Ekonomi yapılması istenen durumlarda – ki bu genelde tüm gezi kapsamı için geçerli – eğer çok fazla yemek seçme veya illa da restoranlarda yeme alışkanlığı içinde değilseniz çok fazla turistik restoranlara gitmeniz tavsiye edilmez. Daha uygun fiyatlara nehirden biraz daha içerde ki kesimlerde birçok restoran ve ya atıştırmalık büfe tarzı bulmak mümkündür. Kale bölgesi yerine köprünün diğer tarafındaki old-town kısmını tercih etmeniz yararınıza bir durumdur.

Günümüzün çoğunu etrafta, ara sokaklarda dolaşarak, hediye alışverişlerinde ve nehri izleyerek geçirdik. Ayrıntıyı yakalamak adına insanları gözlemlemek, Avrupalının yaşama biçimini ve şeklini bulmak bizim için heyecanlı olmuştu. Bir sonraki gün şehir bizi tekrardan kollarına alır düşüncesiyle ve gün boyu yürümenin de getirdiği ayak ağrılarıyla otele dönüş yaptık.

Ertesi gün, bir önceki günün yemek konusundaki şanssızlığını yaşamamak için her gün indiğimiz metro durağı “Angél” de yemeğimizi yiyerek gezimize başladık. Her zamankinden farklı olarak o gün bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Gruptaki arkadaşlarımızdan birinin Çek Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Prag’da yaşayan bir arkadaşı vardı. Kendisiyle buluştuğumuz zaman, bir müddettir cumhurbaşkanlığı ofisinde çalıştığını söyledi. Cumhurbaşkanının ofisi olmasa da bizi kale bölgesindeki her yere sorunsuz sokabileceğini söyledi. Bu duruma çok sevinmiştik. Buluşma yerimiz St. Vitus katedralinin önünde olduğu için ilk olarak bizi katedral içindeki ücretli girilen yere götürmek oldu. Katedral içinde bulunan birçok özel mezarı görme fırsatımız oldu. Katedralin ziyaretçiye açık ama ücrete dahil olan uç kısmında her yerde adı geçen Kral Charles’ın mezarı bulunmaktadır.

Bir önceki gün ilk defa şehre gelip de ziyaret ettiğimiz st. Vitus katedrali şimdi gözümüze daha bir ihtişamlı görünüyordu. Katedralde gezimizi tamamlayıp meydana geri döndük. Bulunduğumuz yerin hemen karşısında bir başka binaya giriş yaptık. Cumhurbaşkanlığı binasının hemen yanında bulunan bu bina, zamanında festivallerin ve davetlerin verildiği bir salondu. Geniş pencerelerin aydınlattığı bu salonda zamanında at koşturulurmuş! İlk başta arkadaşımızın dalga geçtiğini sandık ama şövalyelerin mızraklarıyla birbirini at üstünden düşürmeye çalıştıkları oyunlar bu salonda yapılırmış zamanında.

Binayı gezmeye devam ettikçe üst katta; dönemin ilk parlamento odasını ve imparatoriçe Maria Theresa ve Franz Joseph’in tablolarını görmek mümkündür. Aynı bina içinde gerçekleri olmasa da asillerin kral ve kraliçe ilan edilirken takması gereken taç ve seremoni için asalar bulunmaktadır. Binanın tepesine tırmanmaya devam ettikçe, yollar bizi binanın terasına getirdi. Nefes kesici bir manzara karşımıza çıkmıştı. Prag’da yaşayan arkadaşımız tüm nefesimizi burada harcamamamız gerektiğini, daha güzel bir manzarayı bize göstereceğini söyledi. O sırada tanıdık bir bina gözümüze çarptı. Tam sormak üzereyken sanki ne düşündüğümüzü biliyormuş gibi arkadaşımız direk söze girdi. Söylediğine göre bu “Çek Cumhuriyeti’nin ‘Eiffel’ binasıymış. Binanın özelliği Paris’teki Eiffel kulesinin yüksekliği ile rakım olarak aynı yükseklikteymiş. Sonra da ekledi: “Bizde Fransızlar kadar para yoktu, bizde tepe üzerine inşa ettik. Bu kadar yaptık ama iyi oldu!” diyerek hepimizi güldürmeyi başardı.

Bulunduğumuz binadaki gezimizi tamamladıktan sonra, bize söz verilen “Daha güzel manzara” için yola çıktık. St. Vitus katedralinin çan kulesine çıkmak için kendimizi ayarladık. Toplamda 287 basamakla çıkılan bu 56 metre yüksekliğindeki çan kulesine çıkmak için kalan son enerjimizi harcamaya başladık. Basamakları çıktığımız zaman gördüğümüz manzara karşısında “İŞTE BUDUR!” demekten başka bir şey kalmadı. Prag’ın tüm sokakları, tüm güzel binaları akşam güneşinin altında parlıyor, fotoğraf makinesine poz veren manken gibi bize göz kırpıyordu. Manzara göz alabildiğince uzanıyordu, şehrin merkezindeki en yüksek noktada olduğumuzdan dolayı şehir altımıza halı gibi serilmişti.

Bu güzel manzara karşısında ne kadar zaman geçirdim, kaç tane resim çektim hatırlamıyorum. Çektiğim her resim, baktığım her bina ile şehre daha da bağlanıyordum. Manzaranın tadına fazla fazla vardıktan sonra yönümüzü son durağımız olan Altın yola çevirdik.

Kale bölgesinin arka kesiminde kalmış olan bu dar yol, zamanında o sokakta yoğunlukla altın işleriyle uğraşan kişilerin çoğunluk olarak tercih alanı olmasından dolayı bu ismi almış. Küçük bir köy yolunu andıran bu yolun başlangıç kısmında, bir binanın giriş kısmında bir orta çağ zırhı gördük. Zırhlara ve orta çağ silahlarına oldum olası merakım olduğundan dolayı o gördüğüm zırh ile fotoğraf çektirmeye başladım. Arkadaşımız zırhın önünde bulunduğu binaya girmiş bizi bekliyordu. Biraz sonra “O zırhla ne yapıyorsunuz yukarı gelsenize!” dedi. Bir tane zırhı bıraktığıma üzülürken bir anda gözüm onlarca zırhın sergilendiği salona girmemle tamamen kamaştı. Şekerci dükkânına girmiş çocuk gibi sevincimi tutamıyordum, sürekli suratımda bir gülümsemeyle ve hayranlıkla zırhları izlemeye koyuldum. Çeşit çeşit miğferlerin ve tam zırhların bulunduğu müze sanırım Prag’da orta çağı atmosferini seven biri için bulunacak en güzel yerlerden biridir.

Müzede zırhlarla yeterince vakit geçirdikten sonra, müze çıkışından altın yola tekrar çıktık. Öğrendiğimize göre buradaki evlerin bir kısmı, kale duvarlarının ve surların önüne ikinci bir duvar çekilerek inşa edilmiş, yani evlerin duvarları aslında kale duvarı. Evlerin dışından bakıldığında bile oval şeklinde eskiden kalma surların izleri belli oluyordu.

Güneşin sıcaklığı, yerini yavaş yavaş akşamın ılık havasına bırakıyordu. Kale bölgesini ve St. Vitus katedralini, cumhurbaşkanlık binasını ve Altın Yol bölgesini bir Çek Cumhuriyeti vatandaşı ve Prag’ın yerlisi olan arkadaşımızla tekrar ve başka bir bakış açısıyla yaşadık. Gittiğimiz yerleri bir rehber ile ayrıcalıklı bir şekilde gezmek, daha bilgilendirici ve ilginç bir şekilde gözlerimize serilmişti.

Bir yandan, Prag’ın şehir içindeki gidilebilecek her yeri görmüş olmanın verdiği mutluluğu içindeydim. Bir yandan da bulunduğumuz günün, gezinin son günü olmasından dolayı içimde bir burukluk vardı. Toplamda bir haftalık zaman dilimi içinde Avrupa’nın dört önemli şehri; Budapeşte, Viyana, Bratislava ve Prag’ı gezme imkânına erişmiştim. Uzun zamandır hayalini kurmuş olduğum Avrupa seyahatini gerçekleştirmiş ve gittiğim her şehirde görülecek önemli olan her yeri görerek turu tamamlamıştım. Kendi kendime gayet güzel gezdiğimi anımsatıp duruyordum ancak bir yandan da Avrupa’yı görmek için değil bir hafta, aylarca zaman olsa yine de insan tamamlayamaz diye düşünüyordum.

Kilise ve katedraller, saray ve müzeler her zaman başka bir güzeldir Avrupa’da. Tek bir şehir bile tarihiyle, kültürüyle ve sanatıyla başlı başına muhteşem bir yer olarak sergiler benliğini. Bense kısa bir zaman içinde dört şehri gezme imkânıyla, tüm yaşanılan mutluluk ve deneyimleri dörde katlamıştım. Aklımda yaşadıklarım, gördüklerim ve mutluluklarım ile uçağa binmeden son bir kez şehri selamladım. Budapeşte, Viyana ve Prag, İmkânlar denk geldiği zaman gidilmesi gereken yerlerin başında sayacağım şehirler. Her şehrin ruhu ve göz alıcılığı kendine göre muhteşem. Unutulmayacak anlar yaşatmıştı bana bu şehirler. Herkese tüm içtenliğim ile tavsiye edeceğim yerler bu şehirler. Fırsatı olan herkesin bir gün gitmesini dilerim.

 

Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=305&SAYFA=2

Viyana : Her Mevsimde Bir Başka Güzel

Derler ki, “her mevsimde ayrı bir güzeldir Viyana”. Bana ve arkadaşlarıma mevsimlerden en güzeli yaz aylarında gitmek nasip oldu. Avrupa’nın yaz başlarında soğuk olduğunu düşünüyorduk. Bundan dolayı seyahatimizi ağustos ayına göre ayarladık. Gelmeden önce hava tahminlerine göz gezdirerek yanımıza ne tür kıyafetler almamız gerektiğini kararlaştırmaya çalışıyorduk. Seyahate çıkmadan önce her ülke için, ayrı bir heyecan kaplardı içimi. Burada ise ajandamızda üç, ayarlayabilirsek ve Bratislava’yı da katarsak dört ülke gezecektik. Normalin üç, dört katı bir heyecan vardı kalbimde. Tur dâhilinde bir ülkeyi gezmiş bitirmiş de olsam o heyecan kalbimde azalmıyordu.


Bir önceki gün Budapeşte’yi karış karış dolaşmış, görmek istediğim birçok yeri kısıtlı bir zamanda görmüştüm. Çok güzel anılarla Budapeşte’yi tamamlamıştım. Heyecanım hala yükseklerde geziniyordu. Ancak genel olarak bakıldığında, turistik gezi dâhilinde orada olduğumdan dolayı ve toplamda üç – dört ülke için sadece bir hafta vaktimin olduğunu düşündüğüm zaman, yapılacak çok şey ama yapılacak çok az zaman vardı.

Otobüsle Budapeşte’den Viyana’ya geçtik. Rehberimiz gezi kapsamı içinde Viyana panoramik turun dahil olduğunu söyledi. Başta kulağa güzel gelse de bu durumun istediğimin tam tersi olduğunu anlamam geç olmadı. Otobüs görmek istediğim yerlerin önünden hızla geçip gidiyordu. Rehber bir yandan sağımızdaki solumuzdaki binalara dikkatimizi çekiyor, gerekli bilgiler veriyor ancak bir yandan da otobüs tam gaz yavaşlamadan yola devam ediyordu. Gözlerimin önünden Opera binası, Parlamento binası, İmparatoriçe Maria Theresa Heykeli ve Hofburg Sarayı gibi önemli tarihi ve kültürel binalar hızla geçip kayboluyordu. Dahası birçok binanın önü ağaçlarla kapalı olduğu için hiçbir şekilde verimli resim çekmek mümkün değildir. Bu sebepten dolayı içimize sindirerek gezmek nasip olmadı o dakikalarda. Kendi kendime “Bu iş burada bitmez…” diyerek sakinliğimi korudum. Gün erkendi, aklımda bu görmek istediğim yerleri mutlaka göreceğimi kendime şartlayarak otobüste arkama yaslandım ve etrafımdaki güzellikleri ilgiyle seyretmeye daldım.

Panoramik tur kapsamında otobüsün durduğu ilk yer Hundertwasser House isimli yapıydı. İlk başta bakanlara bir sirk evini anımsatacak şekilde düzensiz renklerden oluşan bu bina, Friedrensreich Hundertwasser tarafından 1980’li yıllarda bina birçok farklı binanın kalıntılarından, parçalarından ve malzemelerinden oluştuğu söyleniyor. Her bir sütun, her bir blok kendi içinde farklılık gösteriyor. Düzensizliğin içindeki ahenk insanı farklı dünyalarla tanıştırıyor. Simetri ve düzenin fazla gözlemlenmediği bu bina normalin dışında olduğu için görülmesi gereken ilginç yapılardan biri.

Geziye başlamak için bu yapı her ne kadar aklımdaki ilk binalardan biri olmasa da, görülecek her bina görülecek her mekân kendi içinde ilginçti. Bu gibi durumlarda sanırım önceliklerinin değiştirilmesi bir gezgin için sıkıntı yaratmayacak bir durum olarak nitelendirilebilir. Sonuçta kısıtlı bir süre de olsa, bir gruba bağlı olma durumu her gezginin hoşuna gitmeyebilir.

Panoramik tur dâhilinde gidilen ikinci yer Belvedere Sarayıydı. Saray 1668 – 1675 yılları arasında Savoy Prensi Eugene tarafından yaptırılmış. Osmanlılar yenildikten sonra saray inşası için Johann Lucas von Hildebrandt ile anlaşan Prens “Bana öyle bir saray yap ki, insanlar Osmanlıları yendiğimi anlasınlar!” demiş. Bunun üzerine inşa edilen sarayda genel mimariden farklı olarak sarayın iki yanındaki kuleler Osmanlı çadırlarını temsilen kubbe şeklinde tasarlanmıştır. Saray yapısı son derece güzel ve bahçe kısmı oldukça geniş olduğundan insan uzun uzun bakmaktan ve doya doya gezmekten kendini alamıyor.

Güneş tepedeydi ve oldukça sıcak bir gündü. İnsanlar adım atarken terden kısa sürede sırılsıklam oluyordu. Avrupa ülkesinde bu kadar sıcağın nasıl olabildiğini aklımız alamıyordu. Normalin ne kadar üstünde bir sıcaklık olduğunu anlamamız geç olmadı. Ertesi gün, gazetelere baktığımız zaman oluşan sıcaklıkların manşeti paylaşacak kadar önemli olduğunu gördük. Manşette “Rekor sıcaklık: 41 C derece!” yazıyordu.

Tahmin ettiğimiz üzere tur dahilinde olanlar tam anlamıyla gezmek isteyenler için yeterli değildi. Belvedere Sarayı’nı gördükten sonra tur kafilesi otele yerleşti ve odalarına çekildi. Saat henüz çok erkendi, görmek istediklerimi gerçekleştirmek için doğan bu fırsat düzgün bir şekilde kullanmam gerekiyordu. Otel yakınlarında tramvay mevcuttu ve son durak olarak opera binasına – yani tam olarak gitmek istediğim yere – gidiyordu. Tramvayla yolculuk yaklaşık 25 dakika sürdü. Son duraktan biraz yürüme mesafesinde üstünde atlı heykelleriyle bezenmiş opera binası beni karşıladı.

Zamanında çok önemli operaların burada perde aldığını düşündüğüm zaman çok önemli bir kültür kesişiminin ortasında olduğumu hatırladım. Zaman yaratıp operalara katılmak ve akşamı orada geçirmek, isteklerimin arasındaydı. Ancak bir yandan görmem gereken birçok yeri gözümde canlandırdım ve önceliklerimi tekrar tarttım. “Başka bir bahara…” diyerek yola devam ettim.

Viyana’nın ana yollarından çıkarak “Hayat ayrıntılarda gizlidir.” diyerek ara yollara daldık. Her bir yol, her bir kıvrım kendi içinde güzel kendi içinde hayat doluydu. Gitmek istediğimiz yeri kafamızda çizip yolumuzu rotamızı ona göre ayarlamıştık. Kaybolsak bile bunun “Viyana’da” olacağını ve bunun bile bir eğlencesinin olacağının farkındaydık. Kaybolmadık tabi orası ayrı!… Yollar bizi Stephansdom kilisesine getirdi. Kilise mimarisine ve katolik mezhebinin en önemli unsurlarının göz önünde olduğu çan kulelerine her zaman hayran olmuşumdur. “Sonsuzluğa uzanmayı” hedefleyen kulelerin tasarımı ve yapısı, o zamanın şartlarında o inşaatın ve kulelerin nasıl yapıldığını düşünmek bile beni bu yapı harikasıyla daha da bütünleştiriyordu.

Dış görünüşü hakkında bu kadar pozitif düşüncelerimizin olduğu Stephansdom’a gelip de içinin muazzamlığını görmeden olmaz diyerek kiliseye girdik. İçinin en az dışı kadar muhteşem olduğunu görmemiz uzun sürmedi. Tasarım ve içindeki mistik havanın insanı etkilemesi, aklını başından alması bir yana, sadece yanan onlarca dilek mumlarının ışıklarının görsel ahengi bile insanı ruhani bir huzur içine alıyor.

Zamanın ilerlediğini hissettikçe her ne kadar içinde bulunduğumuz huzur dolu ortamı terk etmek içimden gelmese de kiliseden çıkıp yönümüzü Hofburg Sarayı tarafına çevirdik. Tur dahilinde önünden hızlıca geçtiğim ve düzgünce zaman geçiremediğim bütün yerleri görme arzusu içindeydim. Bunların başında da tabi ki ünlü Hofburg Sarayı geliyordu. Yol üstünde saraya birkaç sokak kala bir heykel gözümüzü çalıyor. Yakından baktığım zaman ünlü Goethe heykelinin önünde olduğumu gördüm. Ünlü Alman edebiyatçının heykelinin bu kadar yakınımda olduğunu unutmuş önünden bir yabancı gibi geçip gitmek üzereydim. Her ne kadar almanda olsa Avusturya’da değerli bir edebiyatçının heykelini görmek Avrupa insanının insana, edebiyata ve sanata verdiği değeri gösteriyor.

Güneş batmak üzereydi, her ne kadar göreceğim ve görmek istediğim çok yerin olduğunu düşünsem de akşam olunca görülecek yerler karanlığın arkasına saklanır. Güneş ışığı kadar olmasa da yapay ışıklandırmalar bir şekilde aslının yerini tutmaya çalışıyordu. Hofburg Sarayı’nın önüne geldiğimde bu durumla karşı karşıya kaldım. Alacakaranlık olduğu için ışıklar yanmış ve sarayın tüm görkemi karanlığın içinde altın gibi parlıyordu. Meydanda ki Franz Joseph heykelleri bütünün güzel birer parçalarıymış gibi bulunduğu yere ayrı bir güzel anlam katıyordu. Akşam karanlığının iyice bastırması üzerine kalan yerleri bir sonraki gün tamamlamak üzere şehre veda edip otelimize döndük.

Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla, karşılaşmayı bekleyen iki sevgili gibi Viyana’nın güzel sokaklarına geri dönerek şehrimizle buluştuk. Viyana’nın olmazsa olmazlarından biri olan Schönbrunn sarayına tramvayla birkaç durak uzaktaydık. Ne kadar uzak olursa olsun mutlaka gidilip görülmesi gereken bir saray. Tramvaydayken tatlı bir heyecan vardı içimizde. Ne kadar muhteşem bir yer olduğunu biliyorduk ama orayı kendi gözlerimizle görmek ve o tarihi baştan yaşamak istiyorduk. Sarayın önüne geldiğimizde adeta soluksuz kalmıştık. Gittiğimiz yerler, bu muhteşem yerin yanında artık soluk kalıyordu gözümüzde. Göz alabildiğince uzanan bahçesi, bahçenin etrafına yerleştirilmiş 32 adet mitolojik kahramanların heykelleri insanın gözünü hemen alıyordu kendine. 1966 yılında “Unesco World Heritage” olma unvanını kazanmış olan bu saray her metrekaresiyle ve etrafındaki bütün güzelliklerle bu unvanını sonuna kadar hak ettiğini bize kanıtlamış oldu. Sarayı daha geniş açıdan görmek isteyenlere bahçenin sonundaki “The Glorietteg” ya gitmeleri şiddetle tavsiye edilir.

Schönbrunn Sarayı’ndan sonraki durağımız bir önceki gün gündüz gözüyle görmenin nasip olmadığı Hofburg Sarayı ve müzeler bölgesiydi. Yapay ışıklandırmanın güneş ışığının yerini hiçbir zaman tutamayacağını vurgular gibi saray ve binalar gün yüzüyle gözümüze daha bir güzel daha bir ihtişamlı geldi.

Viyana’ya kadar gelip de bu kadar sanatın, kültürün ve ihtişamın doğduğu yerde bunların sergilendiği yere gitmemek olmazdı. Hofburg sarayının müzeler bölgesindeki Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nde geçirdiğimiz birkaç saat kapsamında Jan van Eyck, Albrecht Dürer, Giuseppe Arcimboldo, Michelangelo Merisi da Caravaggio, Peter Paul Rubens, Raphael, Johannes Vermeer, Diego Velázquez, Pieter Brueghel gibi değerli sanatçıların tablolarının yanı sıra Mısır ve Yakındoğu Koleksiyonu, Yunan ve Roman Antik Koleksiyonu, Madeni Paralar koleksiyonu ve Dekoratif sanatlar koleksiyonu derlemelerinden paha biçilmez parçaları görmekte mümkün oldu.

Hava bir önceki gün kadar sıcak ve bunaltıcıydı. Güneş altında fazla duramıyoruz ama bir yandan da yürümek dışında çok fazla seçeneğimiz de yok. Enerjimiz yerinde olmasına rağmen sürekli su kaybediyor ve gereğinden hızlı yoruluyorduk. Bu sebepten dolayı yakın mesafelere yönümüzü ayarlıyor ve istediğimiz yere gelince normalden fazla mola vermek durumunda kalıyorduk. Şanslıysak gölge buluyor ve gölge kısımlarında yürüyorduk. Bu durumda güneş; hem dostumuz hem de düşmanımız gibi davranıyordu.

Sanat tarihi müzesine en yakın mesafede olan Parlamento binasına yöneldik. Binanın önüne geldiğimizde; – otobüsle önünden hızlıca geçip de en fazla anlamsız birkaç fotoğraf çekmemin üstünden 24 saat sonra – istediğim şekilde, istediğim yerde duruyordum. Bir heykelin, bir yapının, gerekirse bir kayanın bile kıymetini bilmeden yanından uzaklaşmak bu gibi durumlarda yeterince moralimi bozuyordu.

Sıcaktan kendimizi korumak için Parlamento binasının altında gölgeye sığındık. Bir yandan tam üstüme parlamento binasının sütunlarına bakıyor bir yandan da yolun karşısında ki binada bu aynı sütun yapılarını gördüğümü kesinleştirmeye çalışıyordum. Karşımdaki parkın içinde bulunan bu yapı Theseustempel’dı. Mimari bakımdan Acropol’u andıran bu yapı batı kültürü içinde Helenistik dönemden kalma tapınak gibi kendini öne çıkarmayı başarmıştı. Yeşillikler ve bahçenin içinde konuşlanmış olan bu bina sanki yolun karşısında Parlamento binasının önünde olan Athena heykeli ile birbirine göz kırpar gibi duruyorlardı. Bu mitolojik hava içinde heykelin canlanıp tapınağa gelmesini beklemek sanırım çok hayalperest bir durum olmaz!

Sıcak hava, yavaş yavaş yerini akşamın ılıman havasına bırakıyordu. Aklımızda tur ile ilgili gezip görülecek yerler dışında tek bir unsur kalmıştı. Gelmeden önce kime sorduysak, kime “Viyana” dediysek bize “Şnitzel!” diye cevap verdiler. Denilene göre Viyana’ya gidip de şnitzel yememek büyük kayıpmış. Ancak öyle her yer de yenmezmiş bu Şnitzel… Yaklaşık 100 yıldır bu işi yapan ve şnitzeliyle meşhur restoran Figlmüller de yenmesi gerekiyormuş. Bu kadar kişiden duyduktan sonra adeti yerine getirmek amacıyla restoranın olduğu yere doğru gitmeye başladık.

Restoranı bulmak sanılandan daha kolay oldu. Restoran önündeki uzun uzun kuyruklardan gelmiş olduğunuzu anlıyorsunuz. Ara sokakların birinde olan bu restoranın birde birkaç blok ötede bir şubesi daha varmış. Yemek yemeyi çok sevsem de bu yaşıma kadar bir restoran ve bir yemek için koşmam gerektiğini hiç hatırlamıyordum! Arkadaşımız önden giderek bir diğer restoranda yer olup olmadığını kontrol etmişti. Şansımıza ikinci restoranda sıra beklemeden bir masa bulduk. Geleneksel şnitzellerinden sipariş ettik. İçimden “Ne kadar değişik olabilir ki? Nesi bu kadar meşhur ki bunun?” diye düşünürken bütün sorularımı tek bir lokmada yutturan tabak geldi önüme. Daha fazla söze gerek kalmamıştı. O andan sonra sadece ben, yüzyıllık gelenek ve bu geleneğin midemde oluşturduğu tarifsiz hazzı kalmıştı.

Restorandan çıktığım zaman, birkaç gün önce Budapeşte’den ayrılırken yüzümde oluşan aynı gülümseme oluştu. İstediklerimi başarmış olmanın verdiği mutluluğun yüzüme yansımasıydı bu. Unutulmaz anıları yaşamakla beraber muhteşem yerler görmüş, Viyana’nın muhteşem atmosferinde kendimize yer bulmuştuk. Her adımımızda şehri baştan yaşamış ve her gittiğimiz yerde mükemmel hazzı yaşamıştık. Bir sonraki gün Prag için yola çıkacaktık. İçimden “Çok lezzetli bir pastanın üçte ikisini yedim… Ama hala açım!!” diye geçirdim. Geriye gideceğimiz bir Şehir daha kalmıştı. Bir sonraki gün için heyecanlanmakla beraber şu kısa zamana ne kadar çok şey sığdırdığım için ayrı bir sevinç içimi kaplamıştı.

Her adımı, her noktası ayrı eğlenceli ayrı güzeldi Viyana’nın. Her zaman derler ya, Viyana’ya değil bir gün bir ay bile yetmez gezmek için. Her müzesinde ayrı bir kültür, her kilisesinde ayrı bir mistik hava mevcuttur Viyana’da. Çok haklılar aslında…

 

Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=282&SAYFA=2

Budapeşte : Tuna Nehrinin Kalbinde Bir Cennet…

Macaristan’ın başkenti Budapeşte çok uzun bir süredir gitmek istediğim şehirlerin başında geliyordu. Haftalar öncesinden planlarımı yapmış, gezi için neler götüreceğimi ayarlamış ve çoktan hazırlanmaya başlamıştım. Yolculuktan bir önceki gece heyecandan gözlerime uyku girmemişti. Sürekli olarak, meşhur Asma Köprü, görkemli Parlamento binası, Tuna nehri ve etrafındaki yapılar gözümün önüne geliyor içim içime sığmıyordu.

Yolculuk günü son andaki uçak saatinin değişmesi üzerine zamanımızın büyük bir kısmını Atatürk hava limanında takılmış ve gerilmiş olarak geçirdik. Gerçek bir gezginin yapacağı gibi sabahtan çıkıp, uçağa binip, hava alanında inip doğruca otele gidip hemen eşyalarımı bırakıp, tabiri caizse ayağımın tozu ile hemen gezmeye başlamak istiyordum. Ama uçak saatinin değişmesi neredeyse bütün hevesimi kursağımda bırakmıştı. Birçok büyük şehir gibi Budapeşte’yi de kısa sürede gezmek mümkün değil. Bu sebepten dolayı ne kadar çok zaman yaratabilirsem o kadar avantajım olur diye düşünüyordum. Gerekirse gece gezecek ama istediğim yerleri görmeden dönmeyecektim ülkeme.

Bekleyiş ve yolculuk kısımlarında çok istediği bir sinemaya gidecek veya uzun zamandır görmediği sevgilisine kavuşacak bir âşık gibi duruyordum. Uçak iniş yaparken binlerce metre yukardan şehrin siluetini gördüm. İçimden ‘nihayet oluyor’ galiba diye geçirdim. Uçak iner inmez koşar adımlarla çantamızı alıp otele doğru yola koyulduk.

Otele gelirken rehberimiz tarafından ayaküstü Macarlar hakkında ufak tefek bilgiler edindik. Öğrendiğimize göre Avrupalı da olsalar dil konusunda baya tutucularmış. Evrensel olan birçok sözcük onlarda farklı anlamlarda kullanılıyormuş. Doğrudan devşirmek yerine farklı sözcükler bularak kendi dillerinde o şekilde kullanılırmış.

Kafamda planladığım gibi, gelir gelmez “Vakit nakittir!” düşüncesiyle hemen eşyaları bırakıp haritamı elime aldığım gibi dışarı fırladım. Vakit çok erken değildi ama yine de güneş batmamıştı ve göreceğim yerleri hala görebilirim diye düşünüyordum. Otel tam tren istasyonunun -onların deyişiyle Keleti Palyaudvar- karşısındaydı. Önceden duyduğum hikayelerin, Macar öykülerinin başkahramanlarının ve Macaristan’ın kurucularının heykellerinin bulunduğu Kahramanlar Meydanı’na çok uzak değildim. Meydanın olduğu yönü referans alarak koşar adımlarla sanki meydan geldiğim zaman orada olmayacakmış edasıyla ilerliyordum.

Biraz ilerlemeden sonra meydan en güzel ihtişamıyla karşımdaydı. Gece ışıklandırması ve akşamın güzelliği heykelleri ve de bulunduğu meydanı daha bir güzel kılmıştı. Meydanın tam ortasında zamanın kurucusu Arpad ve atlıları bulunmaktadır. Arkasında iki yana yay biçiminde uzanmış sanki onu destekleyen biçimde duran, kuruluşundan bu yana ülkede rol üstlenen önemli din, devlet ve siyaset insanları yer almaktadır.

Kahramanlar Meydanı’nın o muhteşem siluetini aklımıza kazıdıktan sonra, tarih olarak tam da Macarların kurtuluş bayramı kutlamalarına denk gelmiş olduğumuzu hatırladık. Kutlamalar esnasında Tuna Nehri boyunca ve özellikle meşhur Asma Köprüsü civarında festivaller düzenlendiğini öğrendik. Sanki bu öğrenmemizi bekliyorlarmış gibi ayni o dakikalarda görkemli bir havai fişek gösterisi başladı. Göğün karanlığı onlarca çeşit renk ile aydınlanır. Mesajın alındığını ve orada olmamız gerektiğini bildiğimizden koşar adımlarla Tuna Nehrine doğru ilerlemeye başladık. Bütün halk kıyıda olduğundan iç kesimlerde bir tek insan dahi yoktu, yollar bomboştu. Biraz ilerlemeden sonra yolların neden boş olduğunu kesin bir şekilde görmüş olduk. On binlerce insan nehir kıyısına toplanmış ve kutlamaları gerçekleştiriyordu.

Kalabalık içinde dolaşırken kutlama alanının Asma köprünün hemen ayaklarına kurulmuş olduğunu gördük. Yönümüzü köprüye doğru değiştirerek Tuna nehrine ve bu köprüye biraz daha yakından bakalım dedik. Son derece güzel bir mimariye sahip ve kızgın Tuna Nehri’ni sanki dizginlermiş gibi bir edayla ayakta duruyordu köprü. Köprünün üstünden şehrin gece manzarası muhteşemdi. Yol yorgunluğunun da bastırması üzerine, o muhteşem atmosferi sabah tekrar yasamak umuduyla şehri saygıyla selamlayıp otelimize döndük.

Sabah, günün ilk ışıklarıyla hızlıca kahvaltımızı edip yollara koyulduk. Amacımız; Parlamento binası, Matyas Kilisesi, Kraliyet sarayı basta olmak üzere tüm şehirdeki görülecek yerleri gezmekti. Sıradan başlayalım dedik ve rotamızı Parlamento binası basta olacak şekilde ayarladık. Bina etraftaki herkese `Ben buradayım!!` der gibi tüm ihtişamıyla günesin altında parlıyor.Son derece göz alici ve şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinin başında gelmektedir. Binanın nehrin arka tarafında kalan cephesinin hemen yanında donemin önemli isimlerinden Layosh Kossuth`un heykeli bulunmaktadır.

Tuna nehri boyunca ilerleyip karşıya şehrin ‘Buda’ tarafına geçtik. En önemli kiliselerinden biri olan Matyas kilisesine gelmeden önce yol üstünde Gotik ve Neogotik tarzında güzel yapılar karsımıza çıktı. Budai Református Egyházközség isimli kilise standardın dışında bir tasarıma sahip olduğundan gidilmesi gereken bir yapı. Ayni şekilde yine yol üstünde Batthyány tér isimli kilise yakin bölge içinde farklı mimariye sahip kiliselerden biri.

Sırtımızı Tuna nehrine donup tırmanmaya başladık. Matyas kilisesi ve balıkçı tabyaları kıyıdan biraz daha yukarda, tepede bulunuyor. Her ne kadar tabya kelimesi kullanılsa da bugüne kadar savunma amaçlı olarak işlev görmemişler. Zamanında balıkçılar loncası orada bulunduğu için adini oradan almış. Kıyının içlerinde yer alıyor, binalardan doğru düzgün bir yol görünmüyor olsa da, kilisenin ihtişamı her yerden rahatça görüleceği için tüm yollar Matyas`a deyisiyle kaybolma korkusu olmaksızın yokuşları çıktık ve kendimizi kilisenin önünde bulduk.

Yürüyerek tepenin altlarından gelen misafirleri, devasa tabyalar ve görkemli merdivenler karşılar. Merdivenler çıkılınca Matyas heykeli ve kilisenin meydanı karşınıza çıkıyor. Tabyalara çıkmak ücretli olsa da sanırım görülecek manzara karşısında her kuruşa değiyor demekten başka çare kalmıyor. Şehrin ‘Peşte’ tarafı tamamen ayaklarınızın altında ve her noktası sanki sizin için serilmiş gibi karsınıza çıkıyor. Karşımda muhteşem manzara, arkamda görkemli Matyas kilisesi, etrafımda bu kadar güzelliğin bir arada olusu beni o anda nefessiz bıraktı. Yolculuğun en başından bu yana içinde olmak istediğim o kısacık an gerçekleşmişti.

Avrupa mimarisi ve kilise dokusunu sevenler için vazgeçilmez bir yapı olarak gösterebileceğim Matyas kilisesi kilometrelerce uzaktan bile kendisini belli eden, yüksek ve göz alıcı can kulesiyle cüretkâr ve zamana meydan okuyan bir yapı.

Matyas kilisesi civarında gezimizi tamamladıktan sonra kraliyet sarayına doğru yola koyulduk. Saray civarına vardığımızda saray civarında hazırlanmış olan bir festivale denk geldik. Sonradan öğrendiğimize göre bir folklor festivaliymiş. Geleneksel kıyafetlerin giyilip, geleneksel dansların edildiği ve yemeklerin yenildiği bir günmüş. Son derece renkli görüntüler ve kişiler eşliğinde kraliyet sarayının etrafını gezmeye koyulduk. Saray son derece muazzam ve şehrin Buda kısmında olmasının verdiği avantaj ile şehrin merkezine bakan kısımları harika denecek bir güzelliğe ev sahipliği yapıyor.

Şehrin belki de beni çeken en güzel özelliklerinden biri Tuna nehrinin şehre kattığı anlamdır. Şehrin kalbi vazifesinde olan bu nehrin etrafında bulunan her yapı nehrin güzelliği ile daha da efsaneleşmiş. Yüksek tepelere bile çıktığımda tek görebildiğim Tuna nehri ve nehrin çevresinde bulunan önemli yapılardı. Bu kadar güzel planlanmış bir şehri görmek bana ayrı bir zevk verdi. Bütün sokakların son derece muntazam olması ve kesişimlerin düzgün olması arkada isleyen sistemin çok düzgün olduğunu hatırlattı.

Manzara ve Tuna nehrine bu kadar düşkün olmuşken Gellert Tepesi`ne çıkmamak kesinlikle kabul edilmezdi. Budapeşte’nin merkez kısmında en yüksek noktası kabul edilen bu tepe, 11. yüzyılda paganlar tarafından öldürülen Hıristiyan piskopos Gellert`in adini almış. Tepenin nehre bakan kısmında Aziz Gellert`in heykeli bulunuyor. Tırmanmaya devam ettikçe bu tepenin uzaktan da görüldüğü kadar alçak olmadığının farkına varıyoruz. Yol ağaçlık ve gölge olmasına rağmen yine de insanda birkaç defa durup dinlenme ihtiyacı doğuyor. Kondisyonunuza güvenseniz de güvenmeseniz de sırt çantanıza bol bol sıvı ve yiyecek doldurup tırmanmaya başlamanız şiddetle tavsiye edilir. “Sıkıntı yoksa ödülde yoktur!” diyerek gözümüzü kararttık ve tepenin sonuna kadar tırmandık. Gördüklerim beklentilerimin de ötesinde beni çok büyük bir hazza ulaştırdı. Tek kelimeyle `kusursuz`!!!

Yorgunluğumuzu şehrin manzarasına bakıp attıktan sonra tepede bulunan ve barışı temsil eden Defne Tutan Kadın heykeline doğru ilerledik. Yol üzerinde ikinci dünya savasından kalma havan ve uçaksavar topları mevcuttu. Barışın temsil edildiği bir yerde böyle savaş araçlarının bulunması aklımızdaki işi tezada sürüklese de bu durum üzerinde fazla düşünmemeye gayret ettim. Heykel tepenin nehre bakmayan tarafına doğru inşa edilmiş. Etrafında dükkânlar ve restoranlar mevcut ancak fazla sayıda olmadığından dolayı restoranların fiyatları normalin biraz yukarısında seyrediyor.

Tepede gezmeyi tamamlayıp aşağıya Elizabeth köprüsüne doğru yol aldık. Köprünün üzerinden birçok güzel yerleri görmek mümkündür. Köprünün hemen bitişinde Budapeşte’nin önemli caddelerinden biri olan Vaci caddesine girdik. İki tarafı dükkânlarla çevrili olan bu cadde gençlerin uğrak yeri olarak biliniyormuş. Popüler bir cadde olduğundan dolayı dükkân ve restoranlarında fiyatları bu popülariteye göre biçimlendirilmiş.

Caddenin sonundan biraz daha doğuya doğru gittiğinizde Dohány utcai zsinagóga (Dohany caddesi Sinagogu) karşınıza çıkıyor. Şehirde bulunan en eski sinagoglardan biri olma özelliği bulunan bu yapı son derece güzel korunmuş ve bugüne kadar getirilmiş. Hıristiyan bir toplum içinde Yahudiler için böylesine büyük ve görkemli bir yapının varlığını görmek, barış ve uyum içinde bir toplum sinyalleri veriyor. Bina içi ve çevresi bakımlı ve güzel korunmuş. Toplum tarafından önem verilen bir bina olduğu birçok yönden belli oluyor.

Sinagog etrafında görülecekleri tamamladıktan sonra, en sona en güzeli bırakmak adına şehrin her tarafından da rahatlıkla görünen Aziz İstvan bazilikasına doğru yola çıkıyoruz. Şehrin belki de en güzel yapısı olduğunu düşündüğümden dolayı zamanımın çoğunu burada harcamaktan hiçbir rahatsızlık duymadım.

Bazilikanın önüne geldiğimizde hali hazırda kurulmuş yüzlerce sandalye gördük. Aksam için konser hazırlıklarının yapıldığı alanda birçok insan bu hazırlıklara yardımcı oluyordu. Sahne kurulmuş ve konser öncesi prova yapılıyordu. Sadece provalarda bile dinlemek için yüzlerce insanin etrafta olusu ve parçalar bittikten sonra büyük bir zevk ile alkışladıklarını görmek bende Avrupa insanının müzik merakını ve isteğini tekrar vurguladı. Sahnenin arkasından bazilikaya giriş yaptık. Girdikten sonra önceki düşüncelerimde ne denli hakli olduğunu gördüm. Burada, değil bir saat tüm gün bile geçirse insan bu mimariye, bu ustalığa ve yapının görkemine doyamaz. Işığın camlardan içeri süzülüp ortamı aydınlatışı, vitrayların size selamlar gözüyle bakıp karşılaması, tüm içindeki nesneler bile incelikle düşünülmüş ve ona göre yerleştirilmiş bir yapı.

Gerektiği kadar kaldığımı düşünmesem de, kapanış saati geldiği ve konser hazırlıklarının hızlandığını görünce bazilikadan dışarı çıkmak durumunda kaldık. Bazilikadan uzaklaşırken bir yandan görmek istediklerimin tamamına yakin bir kısmını görmüş olmamın verdiği haz, bir yandan da ne kadar gezsem de yetmez diyerek bir üzüntü kapladı içimi. Tur ile geldiğimiz ve sınırlı günümüz olduğu için her dakikası benim için değerliydi. Her dakikasını değerlendirdiğimi düşünüyordum ve bundan dolayı yüzümde bir gülümsemeyle otele dondum. Ertesi gün benim için bambaşka bir öneme sahip olan Viyana beni bekliyordu…

Varşova: Doğu Avrupa’da Eski ile Yeninin Uyumu…

Polonya hem kültürüyle, hem de cana yakın insanlarıyla oldum olası ilgimi çekmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında müthiş sıkıntılar çekip acılar yaşamalarına karşın, 1945 sonrası Polonyalıların küllerinden yeniden doğmayı başarması bende hep hayranlık uyandırmıştır. Polonya’nın başkenti Varşova, gözümde gelişimin ve düzenin en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur hep.

Polonya’ya gelmeden önce para birimi olarak zloti kullandıklarını öğrenmiştim. O sıralarda 1 euro yaklaşık 6 zlotiye karşılık geliyordu. Kentte konaklama ve yiyecek fiyatlarını görünce önce şoke olmuş, ardından bayram etmiştim! Batı Avrupa’da bir pansiyon odası 20 euro’dan aşağı değilken, Varşova’nın en turistik yerlerindeki pansiyonlar hepi topu 19 zloti karşılığı 3 euro civarındaydı. Avrupa’nın doğusuyla batısı arasındaki fiyat uçurumu öyle böyle değildi doğrusu! Yiyecekler, giyecekler, turistik eşyalar, otobüs ve tren biletleri Batı Avrupa ülkelerine göre inanılmaz derecede uygundu!

Yolculuğum Almanya’nın Münih kentinde başladı; uçağımız Varşova Chopin Havalimanı’na iner inmez etraftaki insanların farklılığı, işleyen sistemin düzeni hemen dikkatimi çekti. Gönüllü çalışma kampında geçireceğim çalışma saatleri dışında kalan boş zamanımda Varşova’yı ve insanlarını yakından tanımak, kentin yaşamı hakkında bilgilenmek yanı sıra bilinenin dışındaki Doğu Avrupa kültürüne âşina olmak istiyordum. Kaldığım yer Varşova’ya yaklaşık 40 dakika mesafedeki Przy Źródle, Sanatorium bölgesiydi.

Henüz kaldığım yere gelmemiş ve yerleşmemiştim. Sırtımda çanta, otobüste giderken bile Varşova’da insan davranışlarını gözlemlemeye çalışıyordum. Otobüs kırmızı ışıkta beklerken yeşil yanıyor ve geçmesi gereken bir araç, sürücü ışığa dikkat etmediğinden dolayı yürümüyordu. Buna karşın, bekleyen araçlar öndeki araca korna çalmıyor, insanlar bağırmıyordu! Saniyeler akıyordu; sonunda sürücü yeşil yandığını fark ediyor ve harekete geçiyor. Trafik yine akmaya devam ediyor.

Yeşil ışığı fark etmeyen aracın hareket etmemesinin kimi toplumlarda nasıl kızgınlıkla karşılandığını bildiğimden, Varşova’daki sakinlik doğrusu beni oldukça şaşırtmıştı. Kentin düzenli dış görünüşünün etkileyiciliği yanı sıra, kent sakinlerinin de gerçekten sabırlı ve kibar insanlardan oluştuğunu bilmek, kente dışarıdan gelen ziyaretçiyi son derece rahatlatan bir olgu.

Varşova kent merkezine geldiğimde, hemen şehir haritalarının turistlere dağıtıldığı noktalara yöneliyorum. Öncelikli olarak görülmesi gereken yerlerin işaretlenmiş olduğu haritalardan edinip kendime bir rota çizmeye gayret ediyorum. Harita üzerinde büyük bir görsel yoğunluğun bulunduğu alanı işaretleyerek Warsaw-Old Town “Eski Şehir” olarak adlandırılan bölgeye doğru yürüyorum.

Geniş bir meydan çevresine yerleşmiş birbirinden güzel binaların oluşturduğu bu bölgeye turistler akın akın geliyor. II. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanından bölge büyük hasar almış ve birkaç bina dışında tüm binalar kullanılamaz hale gelmiş. Ancak, savaş sonrası yoğun çalışma sonucu enkaz kaldırılmış, restorasyon çalışmaları sonucu meydan eski güzelliğine kavuşmuş. Çevremi hayranlıkla izliyorum. Savaşın izleri tamamen yok olmuş gibi görünüyor. Oysa, şu meydanın dili olsa, başından geçenleri anlatabilse, ne müthiş acılara, ne çılgın mutluluklara tanık olurdum diye geçiriyorum içimden.

İnsanlarını tanıdıkça ve kendimi tanıttığımda verdikleri yanıtlar karşısında Varşovalıların Türklere hayli sıcak davrandıklarını hissediyorum. Türk olduğumu duyduklarında Varşovalıların gülücüklerle karşılık vermeleri bu toplumun bize karşı önyargılı olmadığı izlenimini veriyor bana. Öğreniyorum ki, kentin pek çok köşesinde hizmet veren kebapçılarımız ülkemiz tanıtımına müthiş bir katkı sunmaktalarmış! Türk olduğumu duyan birçok insan yedikleri kebabın verdiği hazzı anlatıyorlar bana. Kebabımızın Varşova’da da o müthiş lezzetinden bir eksiği olmadığı anlatılanlardan belli!

 

Varşova Şehir Görünümü

Bu güzel kentte kendi kabuğumu kırabilmeyi çok istiyorum. Damak tadımıza pek uymasa da Polonya lezzetlerinden tatmadan, Varşovalıların yaşayışlarına biraz daha yakınlaşmadan Türkiye’ye dönmenin eksik kalacağını düşüyorum hep. Polonya mutfağının pierogi adı verilen börek benzeri yemeği ile grzaniec denilen sıcak birasının ünü kulağıma kadar geliyor! Eski Şehir meydanında bir restorana giriyorum, garson siparişimi sorduğunda, kulağıma gelmiş olan o iki sözcük dudaklarımdan dökülüveriyor hemen. Gelen pierogi hamur yapısından dolayı çok şaşırtmasa da, içinde bira, şarap ve az biraz da bal olan grzaniec hayli farklı bir tat olarak hafızama kazınıyor. Her ikisini de denemenizi hararetle öneriyorum. Polonya mutfak kültürünü tanımanız için bunların hoş bir başlangıç olacaklarına inanıyorum.

Varşova’da görülmeye değer en hoş yerlerin Eski Şehir, St. John Kilisesi, Varşova Sarayı yanı sıra Royal Way (Kraliyet Yolu) olarak adlandırılan ve önemli kişilerin heykellerinin bulunduğu cadde olduğu hemen göze çarpıyor. Bunların ardından, ünlü besteci Frederick Chopin’in kalbinin bulunduğu kilise “Church of the Holy Cross” ve Wilanow Kalesi’nin de ziyaret etmekten mutluluk duyacağınız yerler arasında olduğuna inanıyorum..

 

 

Varşova’nın sanki misafir salonunda sergilenen ve hemen ilgi çeken bölgelerine ziyaretlerim tamamlanıyor. Bu kez de, kentin bir örtüye bürünmüş ve sanki yabancılardan saklanmış yerlerini görebilme isteği duyuyorum dayanılmazca. İçimdeki sese kulak verip kentin ara sokaklarına yöneliyorum usul usul. II. Dünya Savaşı sırasında, Hitler’in yönetimindeki Nazilerin Yahudileri toplumdan ayırmak için inşa etmiş oldukları Getto duvarı ve etrafındaki binaları görmek insanlık adına müthiş bir ders oluyor benim için. Varşova’da eski ile yeninin bu derece iç içe olması ve kentin acısıyla sevinciyle tarihini capcanlı günümüze taşıması beni son derece etkiliyor.

Kentin sokaklarında dolaşırken, görmeyi hiç planlamadığım bir yapıyla karşılaşıyorum. Sokağın kenarında kalmış binalar arasında bir sinagog çarpıyor gözüme. Yanımdaki Polonyalı arkadaşımdan, bu sinagogun II. Dünya Savaşı faciasını bile atlatabilmiş olduğunu öğreniyorum. Onca Yahudi yıkımından sağ çıkabilmiş bir sinagogla sokak arasında karşılaşmak kentin dış kabuğundan içerilere nüfuz edebilmiş olduğum hissi uyandırıyor bende.

Chopin’in Kalbi

Yeni gittiğiniz bir kentin, sürekli olarak sizi kendine çekip dış dünyaya bırakmak istemeyen turistik mekanlarının dışına çıkıp da gözden kaçırılan ya da gitmeye üşenilen yerlerini de doya doya gezebilirseniz, işte o zaman kent tam değerini buluyor sanki gözünüzde. Pek gidilmedik yerleri keşfetmek, yeni şeyler öğrenmek gezilerdeki en büyük tutkum benim.

Polonyalıların da tıpkı bizler gibi bir kurtuluş savaşı yaşadıklarını ve özgürlükleri uğruna halkın Almanlara karşı ayaklandıklarını Varşova sokakları öğretiyor bana. Savaş sonrası, zaferin sembolleştirilmesi için çeşitli heykeller dikilmiş, anıların sıcak tutulması için de bir kurtuluş müzesi inşa edilmiş. Şehir merkezine yakın bu heykeller kentin dört bir yanından ziyaretçilerin akınına uğruyor. Gelenler, savaşta şehit olanlar anısına mumlar yakıyor ve çiçekler bırakıyorlar.

Heykellerin birkaç blok ötesinde inşa edilmiş olan kurtuluş müzesinde, II. Dünya Savaşı’nda kullanılmış askeri üniformalardan savaş uçaklarına dek özgürlük uğruna tüm yaşanmışlıklar sergilenmiş. Müzede bulunan her obje için İngilizce açıklamaların da bulunması beni çok mutlu ediyor doğrusu. Müze, savaşın ilk gününden bitişine dek tüm olanları resmederek ilerleyen bir yapıya sahip. Böylece, II. Dünya Savaşı’nın gidişatı ve sonuçları hakkında hiçbir fikri olmayan bir insan bile, bu müze sayesinde kolaylıkla bilgi sahibi olabiliyor. Tarihe, özellikle yakın Avrupa tarihine merakı olanlar için mutlaka görülmesi gereken bir müze olduğunu hissediyorum.

Varşova için şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, bu hoş kent eski ile yeninin uyumunu mükemmel ölçülerde gerçekleştirebilmiş. Gerek kent yaşamı, gerek yakın tarihin günümüze taşıdıkları mükemmel bir uyum içinde burada. Tüm bu unsurlar, Varşova’yı Doğu Avrupa’da mutlaka görülmesi gereken kentlerin en başına getiriyor sanki.

Hoşçakalın…

 

Yazımın orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=229&SAYFA=2