Prag : Bohemya’nın Güzeller Güzeli Başkenti

Prag, üç şehirlik bir turistik gezinin son ayağıydı. Birkaç gün öncesinden Budapeşte’den giriş yapmış orayı iyice anılarımıza kazımış, daha sonrasında Viyana’da rüya gibi günler geçirmiştik. Tur dâhilinde olduğumuzdan dolayı bazı aktivitelere tüm grupla katılıyorduk ama kendi inisiyatifimize bırakılan zamanlarda yürüyerek şehirlerin tadına varıyorduk. Viyana’da bulunduğumuz son gün otobüsün ertesi gün sabah erkenden Prag için yola çıkacağı haberini aldık. Viyana’dan Prag’a yol otobüsle beş buçuk saat sürüyordu. Budapeşte – Viyana – Prag üçgeninde güzel olan durum; başkentler birbirine oldukça yakın. Bu sebepten ötürü yollarda çok fazla vakit kaybedilmiyor. Her ülke birbirine Schengen ile bağlı olduğundan dolayı vize, pasaport gibi kontroller karayollarında çok fazla görülmüyor. Bir ülkeden bir ülkeye geçmiş olduğunuzu ancak tabelalardaki yazıların değiştiğini görünce anlıyorsunuz.

Otobüs içindeyken rehber bir yandan Çek Cumhuriyeti hakkında bilgiler veriyor, bir yandan da gün içindeki turun nasıl gerçekleşeceği hakkında bilgi veriyordu. Cümlesinde “Bugünkü tur biraz zor geçecek çünkü yaklaşık 2 – 2.5 saat kadar yürümemiz gerekecek…” şeklinde bahsediyordu. Viyana ve Budapeşte’de şehir başına günlük 15 – 17 kilometre yürüdüğümüz varsayılırsa bizim için pek zorlu bir yolculuk olmayacaktı bu.

Prag, yeryüzü şekli bakımından geneli düzlük ama Prag kalesi şehrin tepe kısmına inşa edilmiş. Tura çıkarken birçok insandan duyduğum ve rehberinde bize söylediği şey güzergâhın Prag kalesinden başlatılmasıymış. Oradan başlayıp nehre, Charles köprüsüne ve şehrin daha merkezi kısımlarına hem yokuş aşağı yürür vaziyette rahat bir şekilde hem de çok güzel bir Prag manzarası eşliğinde iniliyormuş. Aynen bu şekilde oldu ve gezimize şehrin kuzey kısımlarından kalenin arkasından başladık.

Avrupa’da ne kadar çok kilise, saray ve köprü görmüş olsam da her biri beni ayrı derinden etkilemiştir. Daha kaleye girmeden kalenin arkasından muazzam iki kulesiyle kendini gösteren St. Vitus kilisesi kendini göstermeye başlamıştı. Döneme damgasını vuran IV. Charles tarafından 1344 yılında inşa edilmiş. Kilisenin görkemi tüm şehirden kolayca fark ediliyor. Kilise’nin içine girmek ücretsiz ancak içinde bazı kısımlara girmek için ücret ödemek gerekiyormuş. Kilisenin içine girdiğimizde bu mükemmel yapıya kendimizi kaptırarak o mistik atmosferde kendimizi unuttuk.

Kilisenin bulunduğu meydanda sonradan eklendiği fazlaca belli olan bir dikilitaş gözümüze çarpıyor. Etrafındaki birçok öğenin aksine oldukça sade ve gösterişsiz yapıya sahip bir yapı olarak görünüyordu. Bu dikilitaşın ikinci dünya savaşındaki Yahudi soykırımı anısına dikildiğini öğreniyoruz. Avrupa’nın birçok kentinde bu tür anıtlara ve yapılara denk gelmek mümkünmüş.

Kalenin doğu tarafına doğru ilerleyip kendimizi asmaların arasında buluyoruz. Nehir tüm güzelliği ile tepenin aşağısında kendini gösteriyordu. Aşağı doğru yürüdükçe bu yolları öğlen sıcağında birde ters yöne gitmeye çalışarak tırmansaydık sanırım çoktan yorulmuştuk diyerek bu rotayı belirleyen kişileri bir kere daha saygıyla andık. Prag üstündeki Avrupa dokusu, şehri “diğerleri” gibi gösterse de şehrin her zaman kendi içinde bir kusursuzluğu bir mükemmelliği var.

Kalenin çıkışına geldiğimizde kale duvarına asılmış derebeylik armaları gözümüze çarptı. Çek cumhuriyeti zamanında 5 önemli bölge mevcutmuş ve bu bölgelerin armalarını ve bayraklarını birçok yerde görmek mümkün. Kale duvarlarının çıkışına gelmemizle karşımıza Charles köprüsü ve kenarlarındaki 30 heykelle karşı karşıya kaldık. Çek dilinde karşılığı “Karluv Most” olan köprü yine İmparator IV. Charles tarafından inşa edilmiş. Her bir heykelin duruşu insanın gözlerini hapsetmeye yetiyor. Ancak Müslümanların ve Türklerin özellikle ilgisini çekeceğini tahmin ettiğim bir tane heykel tüm grubu başına topluyor. Türk Zindancı olarak nitelendirilen heykelde üst kısımda bulunan üç Katolik rahibinin insanları Hıristiyan toplum için teşviki konu almaktadır. Bu teşvike uymayanların veya katılmayanların Türk Zindancısı tarafından zindana atılacağı ve orada ölene kadar tutulacağı söylenmektedir. Giyimi kuşamı, kılıcı ve benzetmesiyle bu heykelin özellikle bir “Türk’e” benzetilmeye çalışılmış olması gözden kaçmıyordu.

Tur grubunda olduğumuzdan ve kısıtlı zamanımız olduğundan dolayı, tüm heykelleri inceleme ve yeteri kadar resim çekme şansımız o gün dâhilinde olmamıştı. Köprü kısa görünüyordu ancak her heykelin göz alıcı ihtişamı ve kendi içindeki hikâyeleri köprüyü yeterince “uzatmıştı”. Köprü sonuna geldiğimizde köprünün başında orta çağ kıyafetleri giymiş biriyle karşılaştık. Amacının ilk başta para karşılığı fotoğraf çekmek olduğunu düşündük ancak adamın böyle bir emeli yoktu. Kendi içimizde bu konuyu tartışırken çok geçmeden cevabımızı aldık. Her saat başı geleneksel olarak kulenin tepesine biri çıkar ve trompet ile etrafa saatin geldiğini haber verirmiş. Bu haber vermenin, yolun biraz aşağısında bulunan meşhur saat kulesiyle alakasının olduğunu henüz saptayamamıştık. Hem saat kulesinin tepesinde hem de köprünün başındaki kulenin tepesinde eş zamanlı olarak “haber verme” seansları yapılmaktaymış.

Meydanda asıl ilginç olan saat kulesini görmeye gittiğimizde beklerken hikâyesini de beraberinde öğrenmiş olduk. Saat kulesinin yapımı bittikten sonra kral saati yapan kişiyi huzuruna çağırır. Saati yapan kişi doğal olarak ödüllendirileceğini düşünerek kralın huzuruna çıkar. Kral gerçekten de saati çok beğendiğini söyleyerek adamı tebrik eder ve üstüne gözlerini kör ettirir. Amacı bu saati başkasına yaptırmamasıymış. Bu hale geldiğine çok üzülen adam, saatin mekanik aksamının içine atlayarak intihar eder ve saati bozmuş olur. Söylenene göre yaklaşık otuz yıl boyunca saati çalıştıran olmamış daha sonrasında saat tamir edilerek normal haline döndürülmüş.

Bu saati bu kadar ilginç kılan tasarımı, günleri ayları ve isim yıllarını göstermesinin yanı sıra. Saat başları geldiği zaman saatin etrafındaki kuklaların harekete geçmeye başlayıp bir nevi gösteri kıvamında bir olayın oluşmasıymış. Bu söylediklerimi vurgularmışçasına saat başına yaklaşık beş dakika kala saatin önünde muazzam bir kalabalık toplandı. Herkes kameralarını ve gözlerini belirli noktaya dikti ve saatin çalmasını bekledi. Bir iskeletin zili çalmasıyla başlayan seremoni; İsa’nın havarileri, duvarın etrafındaki ve sütunlardaki kuklaların harekete geçmeye başlamasıyla eğlenceli bir şova dönüşüyor. Sonrasına, önceden tanıdık olduğumuz trompetle “haber verme” seremonisi de eklenince oldukça renkli görüntüler ortaya çıktı.

Tur kapsamında Prag gezisinin ilk günü, otobüs yolculuğunun da eklemesi ve şehir turu ile tamamlanmış görünüyordu. Rehberimiz eşliğinde otobüse binip otele yerleştik. Grubun geri kalanı çoktan yorgunluktan otobüste uyumaya başlamıştı. Ancak ben ve arkadaşlarım günlerdir yürüdüğümüz için bu kısa yürüme mesafeleri bizi etkilememişti. Eşyaları bırakıp şehre tekrar indik. Ara sokaklarda gezinirken karşımıza birçoğumuza ilginç gelecek derecede güzel “Hard Rock Cafe Prague” çıktı. Normalde pek hard rock kafe yanlısı olmamama rağmen, her zaman karşımıza çıkmayacağını varsayarak akşamımızı orada geçirdik ve eğlencenin soluğunu iyice aldıktan sonra yorulmuş ancak sevinçli bir şekilde otelimize döndük.

Bir küçük dipnot olarak eklemek isterim; Budapeşte ve Viyana’nın aksine Prag’da yeraltı treni ve otobüslerdeki bilet kontrolleri oldukça sık yapılmaktadır. Rehberimizin söylediklerine kulak asmayıp bedavaya binme girişiminde bulunsaydık eğer, üç girişimden ikisi ceza ile sonuçlanacaktı. Kaldığımız üç gün boyunca iki defa kontrole denk geldik. Belki turist olmamızın, belki de esmer olmamızın etkisi midir bilemedik ama her defasında kontrol memurları ilk olarak bize doğru yönelip, bizim biletlerimizi soruyordu.

Ertesi gün kaldığımız yerden, yani meşhur saat kulesinin olduğu yerde bulduk kendimizi. Bir önceki günden farklı olarak karşımıza oldukça kalabalık bir meydan çıktı. Birçok ulusun katıldığı bir festival hali hazırda başlamıştı. Güzel bir fırsatın ayağımıza geldiğini fark etmiştik. Etrafta birçok yerel yemek satan stantlar açılmıştı. Gözümüze güzel gelen yemeklerle karnımızı doyurduktan sonra, diğer yerlerde yeme fırsatını bulamadığımız Macar tatlısından yedik. Gerçek adı Kürtőskalács yani “Baca Tatlısı” adı verilen bu tatlı o kadar güzel ki uzaklardan kokusunu alan birçok arı bu güzelliği bizle paylaşma derdine düştü.

Meydanda ve festival alanında biraz daha zaman harcadıktan sonra bir önceki gün yeterince zaman geçiremediğimiz Charles köprüsüne geri yöneldik. Gün daha erkendi, bu da bol bol resim çekip etrafı incelemek için bize oldukça zaman veriyordu. Köprü zamanında Prag Kalesi ve Old-town “Eskişehir” kısımlarını bağlamakta kullanıldığı için çok önemli bir vazifesi varmış. Birçok isim verilmiş ancak 1870 yılından bu yana Charles köprüsü olarak kullanılıyormuş.

Sağ ve solda on beş adet olmak üzere toplamda otuz adet heykel bulunuyor köprünün üzerinde. Heykeller 1700 yılından itibaren birkaç yıl arayla dikilmişler ancak şuanda köprü üzerinde heykellerin kopyaları bulunmaktadır.

Denildiği üzere – biraz batıl görünüyor ama… – köprü üzerinde önemli olan bir heykel varmış. Heykelin tarihi ve kültürel potansiyelinin yanında bir başka amacı da bulunuyormuş. İki adet söylenti var bu konuda: Birincisi, Heykel üzerinde bulunan kabartmalarda ki kadının kalçasına dokunan kişi Prag’a gelecekte bir kere daha gelecektir. İkincisi aynı heykel üzerinde köpek kabartmasının kalçasına dokunan kişinin de talihi güzel oluyormuş. Denemekten zarar gelmez, bakarsın yine gelirim. Hadi bakalım!!” diyerek önce kadının… “İyi şansa ihtiyacımız var, bu da eksik kalmasın!!” diyerek sonra da köpeğin kalçalarına dokunduk. Artık şansımızı kendimiz belirleriz belki ama gün olur yine aynı şehre gelirsem bu inanç kanıtlanmış olur sanırım…

Köprüyü geçerek bir önceki gün önünden geçip de vakit ayıramadığımız yerlere, kale bölgesindeki ara sokaklara daldık. Nehir her yerden ayrı güzel görünüyordu. Nehrin ara sokaklara taşan kollarından bakıldığı zaman insan ister istemez bir Venedik havası seziyordu. İnsan köprüdeyken köprünün resmini çekemez diyerek iyice köprüden uzaklaşmak istedik.

Köprüden ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, her zaman tüm görkemiyle bize gülümser şekilde bulduk onu. Ara sokaklarda yine resim peşinde dolaşırken Josef Dobrovski’nin heykeliyle karşılaştığımızda eski bir dostla karşılaşmış gibi olduk. Öyle ya da böyle küçükken birileri aracılığıyla öğrenmiş olduğumuz bu isim karşımıza burada bu kadar yakınımızda çıktığı için hem şaşırmış hem de sevinmiştik.

O saatlere kadar etrafı görmekten, kendimizi kültürel tarihsel kavramlara kaptırmaktan şehrin asıl aromalarından birini göz ardı etmiştik: Bira!… Her ne kadar Türk insanları tarafından Çek’ler kadar ilgi gösterilmese de bunu Prag’da yaşamamak orada yapılacak en büyük ayıplardan biriydi.

Birayı sevmeleri ile tanınan Çek’ler, yapılan araştırmaya göre dünya sıralamasında yılda kişi başı ortalama 150 litre içmeleriyle birinci sıradalar. 130 litreyle İrlanda ve 100 litreyle Almanya hemen arkalarında ama öğrendiğimize göre Çeklerin bu ünvanı bırakmaya hiç niyetleri yokmuş. Staropramen, Pilsner Urquell, Krušovice, Budvar, Velkopopovický Kozel, Velvet, Gambrinus, Bernard, Herold, Braník gibi birçok bira markasına sahip olan bu ülkede beklenildiği üzere bira fiyatları beklenenin çok altında. Hatta o kadar atlında ki bizim tabirimizle “Sudan ucuz!”. İnsanların neden bu kadar çok bira içtiğini anlamak zor değil. Su, biradan çok daha pahalı Çek Cumhuriyeti’nde.

Yemekler konusunda biradaki gibi aynı mutlulukta olamadık ne yazık ki. Et ve tavuk fiyatlarının yüksek olması, birde servis ve bahşiş miktarlarının da hesaba eklenip gelmesiyle zor durumlar yaşadık diyebiliriz. Servis ücreti, hesap üzerinden belli bir yüzde ile hesaplanıyor ancak bu yüzde her zaman öyle azımsanamayacak kadar küçük bir meblağa denk gelmiyor.

Ekonomi yapılması istenen durumlarda – ki bu genelde tüm gezi kapsamı için geçerli – eğer çok fazla yemek seçme veya illa da restoranlarda yeme alışkanlığı içinde değilseniz çok fazla turistik restoranlara gitmeniz tavsiye edilmez. Daha uygun fiyatlara nehirden biraz daha içerde ki kesimlerde birçok restoran ve ya atıştırmalık büfe tarzı bulmak mümkündür. Kale bölgesi yerine köprünün diğer tarafındaki old-town kısmını tercih etmeniz yararınıza bir durumdur.

Günümüzün çoğunu etrafta, ara sokaklarda dolaşarak, hediye alışverişlerinde ve nehri izleyerek geçirdik. Ayrıntıyı yakalamak adına insanları gözlemlemek, Avrupalının yaşama biçimini ve şeklini bulmak bizim için heyecanlı olmuştu. Bir sonraki gün şehir bizi tekrardan kollarına alır düşüncesiyle ve gün boyu yürümenin de getirdiği ayak ağrılarıyla otele dönüş yaptık.

Ertesi gün, bir önceki günün yemek konusundaki şanssızlığını yaşamamak için her gün indiğimiz metro durağı “Angél” de yemeğimizi yiyerek gezimize başladık. Her zamankinden farklı olarak o gün bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Gruptaki arkadaşlarımızdan birinin Çek Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Prag’da yaşayan bir arkadaşı vardı. Kendisiyle buluştuğumuz zaman, bir müddettir cumhurbaşkanlığı ofisinde çalıştığını söyledi. Cumhurbaşkanının ofisi olmasa da bizi kale bölgesindeki her yere sorunsuz sokabileceğini söyledi. Bu duruma çok sevinmiştik. Buluşma yerimiz St. Vitus katedralinin önünde olduğu için ilk olarak bizi katedral içindeki ücretli girilen yere götürmek oldu. Katedral içinde bulunan birçok özel mezarı görme fırsatımız oldu. Katedralin ziyaretçiye açık ama ücrete dahil olan uç kısmında her yerde adı geçen Kral Charles’ın mezarı bulunmaktadır.

Bir önceki gün ilk defa şehre gelip de ziyaret ettiğimiz st. Vitus katedrali şimdi gözümüze daha bir ihtişamlı görünüyordu. Katedralde gezimizi tamamlayıp meydana geri döndük. Bulunduğumuz yerin hemen karşısında bir başka binaya giriş yaptık. Cumhurbaşkanlığı binasının hemen yanında bulunan bu bina, zamanında festivallerin ve davetlerin verildiği bir salondu. Geniş pencerelerin aydınlattığı bu salonda zamanında at koşturulurmuş! İlk başta arkadaşımızın dalga geçtiğini sandık ama şövalyelerin mızraklarıyla birbirini at üstünden düşürmeye çalıştıkları oyunlar bu salonda yapılırmış zamanında.

Binayı gezmeye devam ettikçe üst katta; dönemin ilk parlamento odasını ve imparatoriçe Maria Theresa ve Franz Joseph’in tablolarını görmek mümkündür. Aynı bina içinde gerçekleri olmasa da asillerin kral ve kraliçe ilan edilirken takması gereken taç ve seremoni için asalar bulunmaktadır. Binanın tepesine tırmanmaya devam ettikçe, yollar bizi binanın terasına getirdi. Nefes kesici bir manzara karşımıza çıkmıştı. Prag’da yaşayan arkadaşımız tüm nefesimizi burada harcamamamız gerektiğini, daha güzel bir manzarayı bize göstereceğini söyledi. O sırada tanıdık bir bina gözümüze çarptı. Tam sormak üzereyken sanki ne düşündüğümüzü biliyormuş gibi arkadaşımız direk söze girdi. Söylediğine göre bu “Çek Cumhuriyeti’nin ‘Eiffel’ binasıymış. Binanın özelliği Paris’teki Eiffel kulesinin yüksekliği ile rakım olarak aynı yükseklikteymiş. Sonra da ekledi: “Bizde Fransızlar kadar para yoktu, bizde tepe üzerine inşa ettik. Bu kadar yaptık ama iyi oldu!” diyerek hepimizi güldürmeyi başardı.

Bulunduğumuz binadaki gezimizi tamamladıktan sonra, bize söz verilen “Daha güzel manzara” için yola çıktık. St. Vitus katedralinin çan kulesine çıkmak için kendimizi ayarladık. Toplamda 287 basamakla çıkılan bu 56 metre yüksekliğindeki çan kulesine çıkmak için kalan son enerjimizi harcamaya başladık. Basamakları çıktığımız zaman gördüğümüz manzara karşısında “İŞTE BUDUR!” demekten başka bir şey kalmadı. Prag’ın tüm sokakları, tüm güzel binaları akşam güneşinin altında parlıyor, fotoğraf makinesine poz veren manken gibi bize göz kırpıyordu. Manzara göz alabildiğince uzanıyordu, şehrin merkezindeki en yüksek noktada olduğumuzdan dolayı şehir altımıza halı gibi serilmişti.

Bu güzel manzara karşısında ne kadar zaman geçirdim, kaç tane resim çektim hatırlamıyorum. Çektiğim her resim, baktığım her bina ile şehre daha da bağlanıyordum. Manzaranın tadına fazla fazla vardıktan sonra yönümüzü son durağımız olan Altın yola çevirdik.

Kale bölgesinin arka kesiminde kalmış olan bu dar yol, zamanında o sokakta yoğunlukla altın işleriyle uğraşan kişilerin çoğunluk olarak tercih alanı olmasından dolayı bu ismi almış. Küçük bir köy yolunu andıran bu yolun başlangıç kısmında, bir binanın giriş kısmında bir orta çağ zırhı gördük. Zırhlara ve orta çağ silahlarına oldum olası merakım olduğundan dolayı o gördüğüm zırh ile fotoğraf çektirmeye başladım. Arkadaşımız zırhın önünde bulunduğu binaya girmiş bizi bekliyordu. Biraz sonra “O zırhla ne yapıyorsunuz yukarı gelsenize!” dedi. Bir tane zırhı bıraktığıma üzülürken bir anda gözüm onlarca zırhın sergilendiği salona girmemle tamamen kamaştı. Şekerci dükkânına girmiş çocuk gibi sevincimi tutamıyordum, sürekli suratımda bir gülümsemeyle ve hayranlıkla zırhları izlemeye koyuldum. Çeşit çeşit miğferlerin ve tam zırhların bulunduğu müze sanırım Prag’da orta çağı atmosferini seven biri için bulunacak en güzel yerlerden biridir.

Müzede zırhlarla yeterince vakit geçirdikten sonra, müze çıkışından altın yola tekrar çıktık. Öğrendiğimize göre buradaki evlerin bir kısmı, kale duvarlarının ve surların önüne ikinci bir duvar çekilerek inşa edilmiş, yani evlerin duvarları aslında kale duvarı. Evlerin dışından bakıldığında bile oval şeklinde eskiden kalma surların izleri belli oluyordu.

Güneşin sıcaklığı, yerini yavaş yavaş akşamın ılık havasına bırakıyordu. Kale bölgesini ve St. Vitus katedralini, cumhurbaşkanlık binasını ve Altın Yol bölgesini bir Çek Cumhuriyeti vatandaşı ve Prag’ın yerlisi olan arkadaşımızla tekrar ve başka bir bakış açısıyla yaşadık. Gittiğimiz yerleri bir rehber ile ayrıcalıklı bir şekilde gezmek, daha bilgilendirici ve ilginç bir şekilde gözlerimize serilmişti.

Bir yandan, Prag’ın şehir içindeki gidilebilecek her yeri görmüş olmanın verdiği mutluluğu içindeydim. Bir yandan da bulunduğumuz günün, gezinin son günü olmasından dolayı içimde bir burukluk vardı. Toplamda bir haftalık zaman dilimi içinde Avrupa’nın dört önemli şehri; Budapeşte, Viyana, Bratislava ve Prag’ı gezme imkânına erişmiştim. Uzun zamandır hayalini kurmuş olduğum Avrupa seyahatini gerçekleştirmiş ve gittiğim her şehirde görülecek önemli olan her yeri görerek turu tamamlamıştım. Kendi kendime gayet güzel gezdiğimi anımsatıp duruyordum ancak bir yandan da Avrupa’yı görmek için değil bir hafta, aylarca zaman olsa yine de insan tamamlayamaz diye düşünüyordum.

Kilise ve katedraller, saray ve müzeler her zaman başka bir güzeldir Avrupa’da. Tek bir şehir bile tarihiyle, kültürüyle ve sanatıyla başlı başına muhteşem bir yer olarak sergiler benliğini. Bense kısa bir zaman içinde dört şehri gezme imkânıyla, tüm yaşanılan mutluluk ve deneyimleri dörde katlamıştım. Aklımda yaşadıklarım, gördüklerim ve mutluluklarım ile uçağa binmeden son bir kez şehri selamladım. Budapeşte, Viyana ve Prag, İmkânlar denk geldiği zaman gidilmesi gereken yerlerin başında sayacağım şehirler. Her şehrin ruhu ve göz alıcılığı kendine göre muhteşem. Unutulmayacak anlar yaşatmıştı bana bu şehirler. Herkese tüm içtenliğim ile tavsiye edeceğim yerler bu şehirler. Fırsatı olan herkesin bir gün gitmesini dilerim.

 

Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=305&SAYFA=2

Varşova: Doğu Avrupa’da Eski ile Yeninin Uyumu…

Polonya hem kültürüyle, hem de cana yakın insanlarıyla oldum olası ilgimi çekmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında müthiş sıkıntılar çekip acılar yaşamalarına karşın, 1945 sonrası Polonyalıların küllerinden yeniden doğmayı başarması bende hep hayranlık uyandırmıştır. Polonya’nın başkenti Varşova, gözümde gelişimin ve düzenin en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur hep.

Polonya’ya gelmeden önce para birimi olarak zloti kullandıklarını öğrenmiştim. O sıralarda 1 euro yaklaşık 6 zlotiye karşılık geliyordu. Kentte konaklama ve yiyecek fiyatlarını görünce önce şoke olmuş, ardından bayram etmiştim! Batı Avrupa’da bir pansiyon odası 20 euro’dan aşağı değilken, Varşova’nın en turistik yerlerindeki pansiyonlar hepi topu 19 zloti karşılığı 3 euro civarındaydı. Avrupa’nın doğusuyla batısı arasındaki fiyat uçurumu öyle böyle değildi doğrusu! Yiyecekler, giyecekler, turistik eşyalar, otobüs ve tren biletleri Batı Avrupa ülkelerine göre inanılmaz derecede uygundu!

Yolculuğum Almanya’nın Münih kentinde başladı; uçağımız Varşova Chopin Havalimanı’na iner inmez etraftaki insanların farklılığı, işleyen sistemin düzeni hemen dikkatimi çekti. Gönüllü çalışma kampında geçireceğim çalışma saatleri dışında kalan boş zamanımda Varşova’yı ve insanlarını yakından tanımak, kentin yaşamı hakkında bilgilenmek yanı sıra bilinenin dışındaki Doğu Avrupa kültürüne âşina olmak istiyordum. Kaldığım yer Varşova’ya yaklaşık 40 dakika mesafedeki Przy Źródle, Sanatorium bölgesiydi.

Henüz kaldığım yere gelmemiş ve yerleşmemiştim. Sırtımda çanta, otobüste giderken bile Varşova’da insan davranışlarını gözlemlemeye çalışıyordum. Otobüs kırmızı ışıkta beklerken yeşil yanıyor ve geçmesi gereken bir araç, sürücü ışığa dikkat etmediğinden dolayı yürümüyordu. Buna karşın, bekleyen araçlar öndeki araca korna çalmıyor, insanlar bağırmıyordu! Saniyeler akıyordu; sonunda sürücü yeşil yandığını fark ediyor ve harekete geçiyor. Trafik yine akmaya devam ediyor.

Yeşil ışığı fark etmeyen aracın hareket etmemesinin kimi toplumlarda nasıl kızgınlıkla karşılandığını bildiğimden, Varşova’daki sakinlik doğrusu beni oldukça şaşırtmıştı. Kentin düzenli dış görünüşünün etkileyiciliği yanı sıra, kent sakinlerinin de gerçekten sabırlı ve kibar insanlardan oluştuğunu bilmek, kente dışarıdan gelen ziyaretçiyi son derece rahatlatan bir olgu.

Varşova kent merkezine geldiğimde, hemen şehir haritalarının turistlere dağıtıldığı noktalara yöneliyorum. Öncelikli olarak görülmesi gereken yerlerin işaretlenmiş olduğu haritalardan edinip kendime bir rota çizmeye gayret ediyorum. Harita üzerinde büyük bir görsel yoğunluğun bulunduğu alanı işaretleyerek Warsaw-Old Town “Eski Şehir” olarak adlandırılan bölgeye doğru yürüyorum.

Geniş bir meydan çevresine yerleşmiş birbirinden güzel binaların oluşturduğu bu bölgeye turistler akın akın geliyor. II. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanından bölge büyük hasar almış ve birkaç bina dışında tüm binalar kullanılamaz hale gelmiş. Ancak, savaş sonrası yoğun çalışma sonucu enkaz kaldırılmış, restorasyon çalışmaları sonucu meydan eski güzelliğine kavuşmuş. Çevremi hayranlıkla izliyorum. Savaşın izleri tamamen yok olmuş gibi görünüyor. Oysa, şu meydanın dili olsa, başından geçenleri anlatabilse, ne müthiş acılara, ne çılgın mutluluklara tanık olurdum diye geçiriyorum içimden.

İnsanlarını tanıdıkça ve kendimi tanıttığımda verdikleri yanıtlar karşısında Varşovalıların Türklere hayli sıcak davrandıklarını hissediyorum. Türk olduğumu duyduklarında Varşovalıların gülücüklerle karşılık vermeleri bu toplumun bize karşı önyargılı olmadığı izlenimini veriyor bana. Öğreniyorum ki, kentin pek çok köşesinde hizmet veren kebapçılarımız ülkemiz tanıtımına müthiş bir katkı sunmaktalarmış! Türk olduğumu duyan birçok insan yedikleri kebabın verdiği hazzı anlatıyorlar bana. Kebabımızın Varşova’da da o müthiş lezzetinden bir eksiği olmadığı anlatılanlardan belli!

 

Varşova Şehir Görünümü

Bu güzel kentte kendi kabuğumu kırabilmeyi çok istiyorum. Damak tadımıza pek uymasa da Polonya lezzetlerinden tatmadan, Varşovalıların yaşayışlarına biraz daha yakınlaşmadan Türkiye’ye dönmenin eksik kalacağını düşüyorum hep. Polonya mutfağının pierogi adı verilen börek benzeri yemeği ile grzaniec denilen sıcak birasının ünü kulağıma kadar geliyor! Eski Şehir meydanında bir restorana giriyorum, garson siparişimi sorduğunda, kulağıma gelmiş olan o iki sözcük dudaklarımdan dökülüveriyor hemen. Gelen pierogi hamur yapısından dolayı çok şaşırtmasa da, içinde bira, şarap ve az biraz da bal olan grzaniec hayli farklı bir tat olarak hafızama kazınıyor. Her ikisini de denemenizi hararetle öneriyorum. Polonya mutfak kültürünü tanımanız için bunların hoş bir başlangıç olacaklarına inanıyorum.

Varşova’da görülmeye değer en hoş yerlerin Eski Şehir, St. John Kilisesi, Varşova Sarayı yanı sıra Royal Way (Kraliyet Yolu) olarak adlandırılan ve önemli kişilerin heykellerinin bulunduğu cadde olduğu hemen göze çarpıyor. Bunların ardından, ünlü besteci Frederick Chopin’in kalbinin bulunduğu kilise “Church of the Holy Cross” ve Wilanow Kalesi’nin de ziyaret etmekten mutluluk duyacağınız yerler arasında olduğuna inanıyorum..

 

 

Varşova’nın sanki misafir salonunda sergilenen ve hemen ilgi çeken bölgelerine ziyaretlerim tamamlanıyor. Bu kez de, kentin bir örtüye bürünmüş ve sanki yabancılardan saklanmış yerlerini görebilme isteği duyuyorum dayanılmazca. İçimdeki sese kulak verip kentin ara sokaklarına yöneliyorum usul usul. II. Dünya Savaşı sırasında, Hitler’in yönetimindeki Nazilerin Yahudileri toplumdan ayırmak için inşa etmiş oldukları Getto duvarı ve etrafındaki binaları görmek insanlık adına müthiş bir ders oluyor benim için. Varşova’da eski ile yeninin bu derece iç içe olması ve kentin acısıyla sevinciyle tarihini capcanlı günümüze taşıması beni son derece etkiliyor.

Kentin sokaklarında dolaşırken, görmeyi hiç planlamadığım bir yapıyla karşılaşıyorum. Sokağın kenarında kalmış binalar arasında bir sinagog çarpıyor gözüme. Yanımdaki Polonyalı arkadaşımdan, bu sinagogun II. Dünya Savaşı faciasını bile atlatabilmiş olduğunu öğreniyorum. Onca Yahudi yıkımından sağ çıkabilmiş bir sinagogla sokak arasında karşılaşmak kentin dış kabuğundan içerilere nüfuz edebilmiş olduğum hissi uyandırıyor bende.

Chopin’in Kalbi

Yeni gittiğiniz bir kentin, sürekli olarak sizi kendine çekip dış dünyaya bırakmak istemeyen turistik mekanlarının dışına çıkıp da gözden kaçırılan ya da gitmeye üşenilen yerlerini de doya doya gezebilirseniz, işte o zaman kent tam değerini buluyor sanki gözünüzde. Pek gidilmedik yerleri keşfetmek, yeni şeyler öğrenmek gezilerdeki en büyük tutkum benim.

Polonyalıların da tıpkı bizler gibi bir kurtuluş savaşı yaşadıklarını ve özgürlükleri uğruna halkın Almanlara karşı ayaklandıklarını Varşova sokakları öğretiyor bana. Savaş sonrası, zaferin sembolleştirilmesi için çeşitli heykeller dikilmiş, anıların sıcak tutulması için de bir kurtuluş müzesi inşa edilmiş. Şehir merkezine yakın bu heykeller kentin dört bir yanından ziyaretçilerin akınına uğruyor. Gelenler, savaşta şehit olanlar anısına mumlar yakıyor ve çiçekler bırakıyorlar.

Heykellerin birkaç blok ötesinde inşa edilmiş olan kurtuluş müzesinde, II. Dünya Savaşı’nda kullanılmış askeri üniformalardan savaş uçaklarına dek özgürlük uğruna tüm yaşanmışlıklar sergilenmiş. Müzede bulunan her obje için İngilizce açıklamaların da bulunması beni çok mutlu ediyor doğrusu. Müze, savaşın ilk gününden bitişine dek tüm olanları resmederek ilerleyen bir yapıya sahip. Böylece, II. Dünya Savaşı’nın gidişatı ve sonuçları hakkında hiçbir fikri olmayan bir insan bile, bu müze sayesinde kolaylıkla bilgi sahibi olabiliyor. Tarihe, özellikle yakın Avrupa tarihine merakı olanlar için mutlaka görülmesi gereken bir müze olduğunu hissediyorum.

Varşova için şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, bu hoş kent eski ile yeninin uyumunu mükemmel ölçülerde gerçekleştirebilmiş. Gerek kent yaşamı, gerek yakın tarihin günümüze taşıdıkları mükemmel bir uyum içinde burada. Tüm bu unsurlar, Varşova’yı Doğu Avrupa’da mutlaka görülmesi gereken kentlerin en başına getiriyor sanki.

Hoşçakalın…

 

Yazımın orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=229&SAYFA=2