Prag, üç şehirlik bir turistik gezinin son ayağıydı. Birkaç gün öncesinden Budapeşte’den giriş yapmış orayı iyice anılarımıza kazımış, daha sonrasında Viyana’da rüya gibi günler geçirmiştik. Tur dâhilinde olduğumuzdan dolayı bazı aktivitelere tüm grupla katılıyorduk ama kendi inisiyatifimize bırakılan zamanlarda yürüyerek şehirlerin tadına varıyorduk. Viyana’da bulunduğumuz son gün otobüsün ertesi gün sabah erkenden Prag için yola çıkacağı haberini aldık. Viyana’dan Prag’a yol otobüsle beş buçuk saat sürüyordu. Budapeşte – Viyana – Prag üçgeninde güzel olan durum; başkentler birbirine oldukça yakın. Bu sebepten ötürü yollarda çok fazla vakit kaybedilmiyor. Her ülke birbirine Schengen ile bağlı olduğundan dolayı vize, pasaport gibi kontroller karayollarında çok fazla görülmüyor. Bir ülkeden bir ülkeye geçmiş olduğunuzu ancak tabelalardaki yazıların değiştiğini görünce anlıyorsunuz.
Otobüs içindeyken rehber bir yandan Çek Cumhuriyeti hakkında bilgiler veriyor, bir yandan da gün içindeki turun nasıl gerçekleşeceği hakkında bilgi veriyordu. Cümlesinde “Bugünkü tur biraz zor geçecek çünkü yaklaşık 2 – 2.5 saat kadar yürümemiz gerekecek…” şeklinde bahsediyordu. Viyana ve Budapeşte’de şehir başına günlük 15 – 17 kilometre yürüdüğümüz varsayılırsa bizim için pek zorlu bir yolculuk olmayacaktı bu.
Prag, yeryüzü şekli bakımından geneli düzlük ama Prag kalesi şehrin tepe kısmına inşa edilmiş. Tura çıkarken birçok insandan duyduğum ve rehberinde bize söylediği şey güzergâhın Prag kalesinden başlatılmasıymış. Oradan başlayıp nehre, Charles köprüsüne ve şehrin daha merkezi kısımlarına hem yokuş aşağı yürür vaziyette rahat bir şekilde hem de çok güzel bir Prag manzarası eşliğinde iniliyormuş. Aynen bu şekilde oldu ve gezimize şehrin kuzey kısımlarından kalenin arkasından başladık.

Kilisenin bulunduğu meydanda sonradan eklendiği fazlaca belli olan bir dikilitaş gözümüze çarpıyor. Etrafındaki birçok öğenin aksine oldukça sade ve gösterişsiz yapıya sahip bir yapı olarak görünüyordu. Bu dikilitaşın ikinci dünya savaşındaki Yahudi soykırımı anısına dikildiğini öğreniyoruz. Avrupa’nın birçok kentinde bu tür anıtlara ve yapılara denk gelmek mümkünmüş.




Bu saati bu kadar ilginç kılan tasarımı, günleri ayları ve isim yıllarını göstermesinin yanı sıra. Saat başları geldiği zaman saatin etrafındaki kuklaların harekete geçmeye başlayıp bir nevi gösteri kıvamında bir olayın oluşmasıymış. Bu söylediklerimi vurgularmışçasına saat başına yaklaşık beş dakika kala saatin önünde muazzam bir kalabalık toplandı. Herkes kameralarını ve gözlerini belirli noktaya dikti ve saatin çalmasını bekledi. Bir iskeletin zili çalmasıyla başlayan seremoni; İsa’nın havarileri, duvarın etrafındaki ve sütunlardaki kuklaların harekete geçmeye başlamasıyla eğlenceli bir şova dönüşüyor. Sonrasına, önceden tanıdık olduğumuz trompetle “haber verme” seremonisi de eklenince oldukça renkli görüntüler ortaya çıktı.

Bir küçük dipnot olarak eklemek isterim; Budapeşte ve Viyana’nın aksine Prag’da yeraltı treni ve otobüslerdeki bilet kontrolleri oldukça sık yapılmaktadır. Rehberimizin söylediklerine kulak asmayıp bedavaya binme girişiminde bulunsaydık eğer, üç girişimden ikisi ceza ile sonuçlanacaktı. Kaldığımız üç gün boyunca iki defa kontrole denk geldik. Belki turist olmamızın, belki de esmer olmamızın etkisi midir bilemedik ama her defasında kontrol memurları ilk olarak bize doğru yönelip, bizim biletlerimizi soruyordu.

Meydanda ve festival alanında biraz daha zaman harcadıktan sonra bir önceki gün yeterince zaman geçiremediğimiz Charles köprüsüne geri yöneldik. Gün daha erkendi, bu da bol bol resim çekip etrafı incelemek için bize oldukça zaman veriyordu. Köprü zamanında Prag Kalesi ve Old-town “Eskişehir” kısımlarını bağlamakta kullanıldığı için çok önemli bir vazifesi varmış. Birçok isim verilmiş ancak 1870 yılından bu yana Charles köprüsü olarak kullanılıyormuş.

Denildiği üzere – biraz batıl görünüyor ama… – köprü üzerinde önemli olan bir heykel varmış. Heykelin tarihi ve kültürel potansiyelinin yanında bir başka amacı da bulunuyormuş. İki adet söylenti var bu konuda: Birincisi, Heykel üzerinde bulunan kabartmalarda ki kadının kalçasına dokunan kişi Prag’a gelecekte bir kere daha gelecektir. İkincisi aynı heykel üzerinde köpek kabartmasının kalçasına dokunan kişinin de talihi güzel oluyormuş. Denemekten zarar gelmez, bakarsın yine gelirim. Hadi bakalım!!” diyerek önce kadının… “İyi şansa ihtiyacımız var, bu da eksik kalmasın!!” diyerek sonra da köpeğin kalçalarına dokunduk. Artık şansımızı kendimiz belirleriz belki ama gün olur yine aynı şehre gelirsem bu inanç kanıtlanmış olur sanırım…

Köprüden ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, her zaman tüm görkemiyle bize gülümser şekilde bulduk onu. Ara sokaklarda yine resim peşinde dolaşırken Josef Dobrovski’nin heykeliyle karşılaştığımızda eski bir dostla karşılaşmış gibi olduk. Öyle ya da böyle küçükken birileri aracılığıyla öğrenmiş olduğumuz bu isim karşımıza burada bu kadar yakınımızda çıktığı için hem şaşırmış hem de sevinmiştik.

Birayı sevmeleri ile tanınan Çek’ler, yapılan araştırmaya göre dünya sıralamasında yılda kişi başı ortalama 150 litre içmeleriyle birinci sıradalar. 130 litreyle İrlanda ve 100 litreyle Almanya hemen arkalarında ama öğrendiğimize göre Çeklerin bu ünvanı bırakmaya hiç niyetleri yokmuş. Staropramen, Pilsner Urquell, Krušovice, Budvar, Velkopopovický Kozel, Velvet, Gambrinus, Bernard, Herold, Braník gibi birçok bira markasına sahip olan bu ülkede beklenildiği üzere bira fiyatları beklenenin çok altında. Hatta o kadar atlında ki bizim tabirimizle “Sudan ucuz!”. İnsanların neden bu kadar çok bira içtiğini anlamak zor değil. Su, biradan çok daha pahalı Çek Cumhuriyeti’nde.
Yemekler konusunda biradaki gibi aynı mutlulukta olamadık ne yazık ki. Et ve tavuk fiyatlarının yüksek olması, birde servis ve bahşiş miktarlarının da hesaba eklenip gelmesiyle zor durumlar yaşadık diyebiliriz. Servis ücreti, hesap üzerinden belli bir yüzde ile hesaplanıyor ancak bu yüzde her zaman öyle azımsanamayacak kadar küçük bir meblağa denk gelmiyor.

Günümüzün çoğunu etrafta, ara sokaklarda dolaşarak, hediye alışverişlerinde ve nehri izleyerek geçirdik. Ayrıntıyı yakalamak adına insanları gözlemlemek, Avrupalının yaşama biçimini ve şeklini bulmak bizim için heyecanlı olmuştu. Bir sonraki gün şehir bizi tekrardan kollarına alır düşüncesiyle ve gün boyu yürümenin de getirdiği ayak ağrılarıyla otele dönüş yaptık.
Ertesi gün, bir önceki günün yemek konusundaki şanssızlığını yaşamamak için her gün indiğimiz metro durağı “Angél” de yemeğimizi yiyerek gezimize başladık. Her zamankinden farklı olarak o gün bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Gruptaki arkadaşlarımızdan birinin Çek Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Prag’da yaşayan bir arkadaşı vardı. Kendisiyle buluştuğumuz zaman, bir müddettir cumhurbaşkanlığı ofisinde çalıştığını söyledi. Cumhurbaşkanının ofisi olmasa da bizi kale bölgesindeki her yere sorunsuz sokabileceğini söyledi. Bu duruma çok sevinmiştik. Buluşma yerimiz St. Vitus katedralinin önünde olduğu için ilk olarak bizi katedral içindeki ücretli girilen yere götürmek oldu. Katedral içinde bulunan birçok özel mezarı görme fırsatımız oldu. Katedralin ziyaretçiye açık ama ücrete dahil olan uç kısmında her yerde adı geçen Kral Charles’ın mezarı bulunmaktadır.

Binayı gezmeye devam ettikçe üst katta; dönemin ilk parlamento odasını ve imparatoriçe Maria Theresa ve Franz Joseph’in tablolarını görmek mümkündür. Aynı bina içinde gerçekleri olmasa da asillerin kral ve kraliçe ilan edilirken takması gereken taç ve seremoni için asalar bulunmaktadır. Binanın tepesine tırmanmaya devam ettikçe, yollar bizi binanın terasına getirdi. Nefes kesici bir manzara karşımıza çıkmıştı. Prag’da yaşayan arkadaşımız tüm nefesimizi burada harcamamamız gerektiğini, daha güzel bir manzarayı bize göstereceğini söyledi. O sırada tanıdık bir bina gözümüze çarptı. Tam sormak üzereyken sanki ne düşündüğümüzü biliyormuş gibi arkadaşımız direk söze girdi. Söylediğine göre bu “Çek Cumhuriyeti’nin ‘Eiffel’ binasıymış. Binanın özelliği Paris’teki Eiffel kulesinin yüksekliği ile rakım olarak aynı yükseklikteymiş. Sonra da ekledi: “Bizde Fransızlar kadar para yoktu, bizde tepe üzerine inşa ettik. Bu kadar yaptık ama iyi oldu!” diyerek hepimizi güldürmeyi başardı.


Kale bölgesinin arka kesiminde kalmış olan bu dar yol, zamanında o sokakta yoğunlukla altın işleriyle uğraşan kişilerin çoğunluk olarak tercih alanı olmasından dolayı bu ismi almış. Küçük bir köy yolunu andıran bu yolun başlangıç kısmında, bir binanın giriş kısmında bir orta çağ zırhı gördük. Zırhlara ve orta çağ silahlarına oldum olası merakım olduğundan dolayı o gördüğüm zırh ile fotoğraf çektirmeye başladım. Arkadaşımız zırhın önünde bulunduğu binaya girmiş bizi bekliyordu. Biraz sonra “O zırhla ne yapıyorsunuz yukarı gelsenize!” dedi. Bir tane zırhı bıraktığıma üzülürken bir anda gözüm onlarca zırhın sergilendiği salona girmemle tamamen kamaştı. Şekerci dükkânına girmiş çocuk gibi sevincimi tutamıyordum, sürekli suratımda bir gülümsemeyle ve hayranlıkla zırhları izlemeye koyuldum. Çeşit çeşit miğferlerin ve tam zırhların bulunduğu müze sanırım Prag’da orta çağı atmosferini seven biri için bulunacak en güzel yerlerden biridir.

Güneşin sıcaklığı, yerini yavaş yavaş akşamın ılık havasına bırakıyordu. Kale bölgesini ve St. Vitus katedralini, cumhurbaşkanlık binasını ve Altın Yol bölgesini bir Çek Cumhuriyeti vatandaşı ve Prag’ın yerlisi olan arkadaşımızla tekrar ve başka bir bakış açısıyla yaşadık. Gittiğimiz yerleri bir rehber ile ayrıcalıklı bir şekilde gezmek, daha bilgilendirici ve ilginç bir şekilde gözlerimize serilmişti.

Kilise ve katedraller, saray ve müzeler her zaman başka bir güzeldir Avrupa’da. Tek bir şehir bile tarihiyle, kültürüyle ve sanatıyla başlı başına muhteşem bir yer olarak sergiler benliğini. Bense kısa bir zaman içinde dört şehri gezme imkânıyla, tüm yaşanılan mutluluk ve deneyimleri dörde katlamıştım. Aklımda yaşadıklarım, gördüklerim ve mutluluklarım ile uçağa binmeden son bir kez şehri selamladım. Budapeşte, Viyana ve Prag, İmkânlar denk geldiği zaman gidilmesi gereken yerlerin başında sayacağım şehirler. Her şehrin ruhu ve göz alıcılığı kendine göre muhteşem. Unutulmayacak anlar yaşatmıştı bana bu şehirler. Herkese tüm içtenliğim ile tavsiye edeceğim yerler bu şehirler. Fırsatı olan herkesin bir gün gitmesini dilerim.
Yazının orjinal Linki: http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=305&SAYFA=2






