2014 yazında babamla Baltık gezisine gittiğimde, ilk durağımız, Rusya’da St. Petersburg’du. Elbette orada ilk olarak muhteşem bir yapı olan Hermitage müzesine uğradık. Bu gezinin en güzel tarafı babamla gidiyor olmamın yanında tur rehberinin dayım olmasıydı. Zarif St. Petersburg şehrinin göbeğinde alabildiğince görkemliydi Hermitage. Turkuaz renk duvarlarını beyaz motifler çevreliyordu. Duvarların kenarlarındaki altın varaklar anında dikkat çekiyordu. Hermitage müzesinin kapısında sabırla içeri girmeyi bekliyorduk.

Normal şartlar altında, dayımın anlattıklarını dinleyecek, Rus tarihi ile ilgili güzel bilgiler öğrenecektik. Turdaki katılımcılar olarak toplamda 20 kişiydik. Müze yetkilileri dayıma 10 kişiden fazla grup halinde girilemeyeceğini söyledi. Böylelikle dayım beni oracıkta tur rehberliğine atadı. Eeee daha önce yapmadığım bir şey değildi. Üniversitede öğrenciyken ikizimle birçok kere Türkiye’nin çeşitli illerinde liderlik ve rehberlik yaptık.


Ben daha olayı kavramaya çalışırken dayım elime mikrofonu tutuşturdu. “Rastgele!” deyip yanımızdan ayrıldı. Yanımda mükemmeliyetçi bir Rus sanat tarihi uzmanı bitiverdi. Vladimir bana konuları İngilizce anlatacak, ben de onları anlayıp bir çırpıda Türkçe’ye çevirecektim. I.Nicholas, II.Catherine’ı aklımda tutayım derken tüm Romanov hanedanı çorba oluverdi. Tabii bizim mükemmeliyetçi Rus rehber şanlı tarihi karışırdığım için bana sinir oldu bir kere! Teyid etmek için ben soru sordukça sinirli sinirli cevap veriyordu Vladimir…


Tam isimleri kavrıyorum, konuyu güzelce çevirip anlatıyorum bu sefer vurucu kelimenin Türkçesi aklıma gelmiyor! Arada aslan babam sufle verip çeviriye yardımcı oluyordu. Hatta bir ara baba sevgisi kabarmış olacak ki, koruyucu bir tavırla, Vladimir’i kaşla göz arasında fırçaladı. Ona “Sen sanat tarihi uzmanısın, benim kızım sanat tarihine meraklı olduğu ve çeviri yapabileceği için, asıl tur rehberi olan dayısı onu gönüllü olarak yapması için seçti!’ deyip, “lütfen ona karşı daha anlayışlı ol!” diye de ekleme yaparak sevgili Vladimir’in ağzının payını verdi.
Sert taşa çarpan Vladimir kafa karıştırıcı detaylardan vazgeçip özet şeklinde anlatmaya başladı. Benim de heyecanım yatıştı. Adeta 40 yıllık rehber gibi konuları anlatıverdim. Heyecan içinde geçen rehberlik görevimden sonra gruptan ayrılıp üst katlardaki sanat tablolarını bir solukta gezdim. Tarihi geçmişi, kültürel mirası ve sanat eserleri zengin ve çeşitliydi. Tebessümle Hermitage’dan ayrılıp Baltık gezimize kaldığı yerden devam ettik.
Sene 2018, Hermitage’in güzelliğini ve görkemini bizzat kendi gözlerimle gördüğümden, işe giderken bir afiş dikkatimi çekti. “Masters of Modern Art from Hermitage – Hermitage’dan Modern Sanatın Ustaları” sergisi Sydney’e gelmişti. Elbette bir sanat sever olarak ilk fırsatta galeriye koştum. İlk olarak sergiyi kendim gezdim tablolara tek baktım, notlarımı aldım. Rehber eşliğinde sergiyi yeniden gezmeye başladım. İçeri girdiğimde ünlü ressamlar ve onların tabloları tüm ilgimi çektiğinden, serginin temasıyla pek ilgilenmedim. Girişte yazan açıklamaları hızlıca okuyup eserlerin olduğu kısma koştum.
Rehber eşliğinde gezerken teması daha çarpıcı geldi. Rehberimiz öncelikle ‘hermitage’ kelimesinin anlamını açıkladı. Böylece bende taşlar yerine oturdu!
Eski yıllarda, her evde bir ‘Hermitage alanı’ bulunurdu. Bizim bildiğimiz ‘The Hermitage Museum’ aslında sözlükte ikinci anlama geliyor. Hermitage’in sözlükteki ilk kelime anlamı “inziva yeri” olarak geçiyor. İngilizce’de de benzer şekilde “refuge, sanctuary, hideaway, ve hiding place” diye açıklanıyor. Yani evin ya da malikanenin büyüklüğüne bakmaksızın Avrupa’da ev sahipleri kendilerine ait “inziva alanı” oluştururdu.
Kahramanımız Sergei Shchukin tam da bunu yapmış! 20. Yüzyılın başlarında endüstri devrimini yakından takip eden Sergei, sanayide kullanılan yenilikleri Rusya’ya getirdi. Bu yenilikleri tekstil alanında kendi sistemlerine eklemledikleri için kısa zamanda hatırı sayılır bir servete sahip oldu. İmkanları sayesinde Fransız avangard (avant-garde/yenilikçi) sergilerini gezip, Paris’ten dönemin önde gelen ressamların tablolarını koleksiyonuna ekliyordu.

Sergei Shchukin önde gelen Rus ressam ve sanat eleştirmenlerin sert eleştirilerine kulak asmadan Fransız empresyonist ressamlarla yakın ilişkiler kurup daha değerleri Avrupa’da anlaşılmadan bu koleksiyoner tarafından keşfedildi.
Sergei ilk Henri Matisse ile karşılaşmış, onun tablolarındaki renk cümbüşünü gördüğünde eserlerine karşı büyük hayranlık beslemeye başladı. İlk mavi detayları olan tabloyu Sergei satın almasına rağmen Matisse son anda fikir değiştirerek tablonun mavi olan kısımlarını komple kırmızıya boyadı. Matisse’in asiliğine ses çıkarmadan Sergei onun tablolarını bayıla almaya devam etti. Ressamların en büyük arzusu, sanatını istediği şekilde, kimsenin müdahelesi olmadan icraa edip, karşılığında parasını almabilmektir. Matisse, bu alış-verişe atıfta bulunarak: “Sergei benim tam da istediğim gibi bir patron” demiştir.


Sergei ile Picasso’yla da tanışmış tablolarına göz attı. Sergei Picasso’nun eserlerini “çok kasvetli ve iç karartıcı” buldu. “Fakat bu hislere kapılmama neden olduğu icin Picasso’nun eserlerini alacağım” deyip tablolarını satın aldı.

Picasso’nun eserleri Sergei’de rahatsız edici duygular uyandırması ve buna rağmen satın alması enteresan bir detayı gözler önüne serer. Matisse Sergei’in gözdesidir ve 30’a yakın tablosunu koleksiyonuna katmıştır. Ancak Picasso’nun 50’den fazla tablosu da Sergei’in evinin ‘başka’ bir köşesine asmıştır! Sergei tablolarını kendisinde uyandırdığı duyguları baz alarak seçiyor. Ve bu duyguları iyi kötü olarak ayırmıyor. “Eger bir tablo size psikolojik bir şok yaşatıyorsa onu satın alın, bu duygu o tablonun ne kadar iyi olduğunun kanıtıdır” diye açıklıyor.


Sergei tek kelimeyle Matisse’in eserlerine kafayı takmıştır. Matisse’in seramik üzerine çizdiği insan figürlerinin detayını onun için tablo haline getirmesini ister. Böylece Matisse dünyaca ünlü eserleri olan Dans ve Müzik tablolarını Sergei için hazırlar. Bu eserlerin çizim aşamasında Matisse’in modelleri saatler süren pozlar verdi. Bu modeller arasında ünlü balerinler de bulunuyor. Büyük boy Dans ve Müzik tabloları senelerce Sergei’in Trubetskoy Malikanesinde baş köşede asılı durdu. Matisse bilhassa kendi eserlerini alt alta ve yan yana olacak şekilde sık aralıklarla asıp tablolarının bulunduğu odayı tam bir göz şölenine dönüştürdü.


1908’de Sergei topladığı sanat eserlerini diğer sanat severlerle paylaşmak için evini her pazar halka açtı. Sergei’in evi bir çok ressamın ve modern sanatseverin önemli bir durağı haline geldi. Bu sayede birçok sanatçı nefes kesen tablolardan ilham alıp o dönemin Rus avangard ressamlarının-Natalia Goncharova, Mikhail Larionov ve Kazimir Malevich – gelişiminde eğitici rolü oldu.

Sergei’e koleksiyonunda bulunan tüm empresyonist ve post-emresyonist tabloları 250’ye yakındır. Eserler günümüzde Hermitage müzesinde sergileniyor ama onların “millileştirilmesi” Rus Devrimi’ne rastlıyor.
1917’de Bolşeviklerin kazandığı devrimde, ölüm korkusu nedeniyle, Sergei Rusya’dan kaçmak zorunda kaldı. 1918’de geride kalan eserler Lenin tarafından millileştirildi, bunun anlamı tüm tablolar artık devlete ait olup müzelerde sergilenecekti. Fakat sonrasında Stalin daha radikal bir karar aldı. Tüm Fransız empresyonist eserleri ‘burjuvayı’ temsil ettigi icin yok edilmesini istiyordu. Bu sebeple içlerinde Cezanne, Kandinsky, Monet, Picasso ve Matisse gibi ünlü ressamların yer aldığı yüzlerce tabloyu toplatıp depolara kaldırttı. Bunları yazarken Stalin’in bir anlık sinirle eserleri yakmadığı için sükrettiğimi fark ettim.

Stalin eserleri toplatmakla meşgülken, Sergei biricik hazinesini hatta mabedini geride bıraktığı için yıkıldı. Bu terkediş ve hazin kayıp onu o kadar derinden yaralamıştır ki tüm ısrarlara rağmen bir daha asla tablo satın almamış, adeta sanata küsmüştür!
Gizem BEKAROGLU