Yeni Zelanda – Kuzey Ada

Yeni Zelanda Türkiye’ye vize uygulayan ülkelerden biri ama karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde normalde 250 küsür dolar olan vize ücreti biz Türklere sadece 40 dolar. Fakat vizenin çıkma  süresi uzun sürebiliyor. Normalde Avrupa ya da Amerika Birleşik Devleti gibi ülkelere vizenin çıkması bir hafta sürerken, Yeni Zelanda vizesinin çıkması en az 2 ayı buluyor.

Yeni Zelanda güney yarım kürede bulunmaktadır. Kuzey ve Güney olacak şekilde iki büyük adadan oluşur. Benim için Yeni Zelanda dünyanın bittiği yerdir. Hatta eşim Mert, Avusturalya’ya kalıcı olarak taşınmaya karar verdiğinde “neden Yeni Zelanda’ya gitmiyoruz, Avusturalya yeterince uzak değil” diye kinayeli bir yorum yaptığımı çok iyi hatırlıyorum.

Mert’le çok hesap kitap yapmadan, Auckland’a uçak biletimizi alıp, gezi planlarımızı yapmaya başladık. Yeni Zelanda’ya gitmiş olan arkadaşlarımız, ülkenin hangi tarafına gideceğimizi sordu. O esnada gidenlerin direk Güney tarafa uçtuğunu, Kuzey’i göremeden ülkeden ayrıldıklarını anladık. Eğer Kuzey’den Güney’e geçmek istenirse de daha uzun süreli kalmak gerekiyordu. Bizim gittiğimiz süre zarfında ülkeyi baştan başa görmek neredeyse imkansızdı. Kuzey’e gidiş dönüş olacak şekilde bilet ayarladığımız için, son anda değişiklik yapıp, Güney’ine geçebilir miyiz diye hesaplar yapmaya başladık. Yeni Zelandalı arkadaşlarım dahil herkes şiddetle Güney adaya gitmemizi tavsiye ediyordu. Güney’de olan muhteşem dağları ve tabiat harikalarını anlata anlata bitiremiyordu hiçbiri. Lakin biz, ilk planımıza sadık kalarak sadece Kuzey’i gezmeye karar verdik.

Yeni Zelandalılar Okyanusya’da “kiwi” olarak da biliniyor. Biliyorum aklımıza ilk olarak kiwi meyvesi geliyor ama bu kiwi başka kiwi. Kiwi kuşu, karanlıkta ortaya çıkan yuvarlak gövdeli uzun çubuk gagalı, sakin utangaç bir kuş. Genelde hava karardığında ortaya çıkıyor. Yeni Zelandalılar kendilerini, ülkelerine has bu kuşla tanımlıyorlar. Bu tatlı kuşların maalesef sayıları gittikçe azalıyor. Yol kenarında karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araçların çarpması sonucu birçoğu hayatını kaybediyor.

Yeni Zelanda yerlilerine “Māori“ deniyor. Māori yerlilerinin ülkeye Doğu Polinezya Adaları’ndan göç ettiği bilinmekte. Māoriler Kuzey’de dört beş kabile, Güney’de ise iki kabile olacak şekilde bölgeye dağılmışlardı. İngilizler karaya ayak basana kadar aralarında çok kanlı gerilla savaşları yaşandı. Fakat yabancı istilacıların geldiğini anlayan Māori kabileleri İngilizlere karşı hızla birleşip saldırmaya başladı. İngilizlerin alışkın olmağı bu saldırı taktiklerini ve vahşi doğa koşullarını avantaja çeviren Māoriler, İngiliz sömürgecilerine göz açtırmadı. Pes eden koloniciler, stratejilerini Māoriler’ile uzlaşma yönünde değiştirdi. Māoriler ise İngilizlerin sunduğu yenilikleri benimseyip, ticarete ve müzakereye sıcak baktı. Māoriler ve İngilizler arasındaki barış anlaşması, tarihte ilk kez yerli halkla imzalanan “ateşkes” anlaşması olduğunu öğrendik.

Yeni Zelanda yerlileri (Māoriler) ve Avusturalya yerlilerine (Aborijinlere) kıyasla daha savaşçı ve güçlüdür. Dahası, Māorilere kıyasla Aborijinler, Avusturalya’da dağınık halde gruplaştı ve her bölgede farklı dille iletişim kurdu. Bu sebeple, Avusturalya yerlileri İngilizlere karşı defansa geçecek etkin ve hızlı bir iletişim ağı kuramadı. İngilizler Avusturalya’da yerli halka karşı ciddi bir üstünlük sağladi ve kısa sürede kıtanın önemli noktalarını ele geçirdi. Bu tarihsel farklılıklar, Yeni Zelanda ve Avusturalya arasında gözle görülür farklılıklara neden oldu.

Māorierin yaşadıkları toprakları savunurken kazandıkları üstünlük sayesinde İngiltere tarafından asimile edilemedi, böylelikle günümüze kadar İngilizlerle eşit statüde yaşadı. Yeni Zelanda’nın şehir ve ilçelerinin hemen hemen hepsi Māori isimleriyle adlandırılıyor. İngilizce ve Māori (Te Reo) resmî dillerdir. Yeni Zelanda’nın en büyük ve kalabalık şehri olan Auckland’da gezerken gördüğümüz Māoriler neredeyse beyaz nüfustan fazlaydı.

Māori yerlilerinin iri ve güçlü gövdeleri hemen dikkat çekiyor. Haka dansını izlediyseniz savaşçı yanlarının nasıl anında ortaya çıktığı görünüyor. Eskiden babalar oğullarını savaşa yollamadan önce haka dansını yapardı ama günümüzde düğünlerde, futbol ya da rugby maç öncesinde veya cenaze sırasında da yapılıyor.

Çoğu Māorinin yüzünde değişik boyutlarda dövmeler vardır. Bu dövmeler sevdiği bira markası, araba resmi ya da eski sevgilisinin adı değildir. Dövmelerin kabile yaşamlarından gelen tarihi ve kültürel anlamları var. Yeni Zelanda’ya gittiğimizde dikkatimi çeken detaylardan bir diğeri de insanların taktıkları yeşim taşı (green stone) oldu. Bizdeki nazar boncuğu gibi orada çok yaygın olan bir taş. Bazı taşlar örgüye benzer şekillerde yapılıyor. Kavislerin kişiler arasındaki bağı temsil ettiğini ve bu taşı erkeğin kadına aldığını öğrendim. Bir başka enteresan detayı ise gezi sırasında okuduğum Sapiens kitabında fark ettim. Yeni Zelanda’da takriben 4 milyon insan yaşarken, koyun ve alpakaların sayısı aşağı yukarı 45 milyon kadardır.

Yeni Zelanda’ya varınca ilk iş karavanımızı (campervan) alıp kamp alanı arayışına girdik. Yeni Zelanda’da ancak devletin belirlediği yerlerde arabayı park edip kalabiliyorsunuz. Campervan ise minivan içinde tuvaleti, yatağı ve mutfak eşyalarının bulunduğu gezici bir araç. İstenilen yerde ve zamanda durup yemek yeniliyor. Durulan yerde istenilirse yüzüp, doğa yürüyüşleri yapabiliyorsunuz. Adeta kaplumbağa gibi evinizi sırtınızda taşıyıp keyifle bulunduğunuz ülkeyi ya da şehri geziyorsunuz.

Gezimize ilk olarak Piha sahilinden başladık. Burası siyah kum sahillerinden (black sand beach) en meşhur olanı. Jeolojik süreçler sonucu oluşan volkanik kaya parçaları zamanla dalgaların etkisiyle siyah kuma dönüşüyor. Böylelikle ortaya muhteşem bir görüntü çıkıyor. Aksama doğru güneş batarken gökyüzünde bulutlar pembe ve turuncu renklerine bulanmış kremalı tatlı gibi oluyor. Sahildeki siyah renkte olan kumlarla birleşince gerçekten ortam muhteşem bir tabloya dönüşüyor. Piha sahilindeki gün batımı gördüklerim arasındaki en güzeliydi diyebilirim.

Sonrasında kaynar jeotermal havuzları ile ünlü eski bir yerleşim yeri olan Rotorua’ya geldik.  Bu bölgede çok sayıda aktif volkan var. Gezerken toprağın tüttüğünü hatta fokur kaynadığına şahit oluyorsunuz. Biz olayı bir adım daha ileri götürerek Coromondel’de bulunan sahilin belli bir noktasında olan jeotermal alana gittik. Bu sahilde yanına alman gereken en önemli şey kürek. Sahildeki kumu kürek yardımıyla kazdıkça içinden kaynar su çıkıyor. Kıyıdan gelen soğuk dalganın suyu ile bu havuzu birleştirdiğinizde jakuzi hissi veren minik kumdan havuza sahip oluyorsunuz.

İstisnalar elbette kaideyi bozmaz ama genelde bir ülkenin başkenti sıradan olurken, en büyük şehri ise cıvıl cıvıl ve eğlencelidir diye düşünürüm. Bakınız Avusturalya’da Syndey ve Canberra, Hollanda’da Lahey ve Amsterdam elbette ki Türkiye örneğini verirsek İstanbul ve Ankara ikilisi en tipik olanlarıdır. Bu sebeple, Wellington’a giderken pek bir beklentim olmadan gittim. Buralara kadar gelmişken, Yeni Zelanda’nın başkentini de gezelim dedik. Wellington gerçekten ezber bozdu. Auckland ülkenin en büyük ve en gelişmiş şehri olmasına rağmen bana çok sıradan bir şehir gibi geldi. Wellington’da özellikle Küba sokağı baya alternatif dükkanların, kafelerin ve restoranların olduğu bir cadde. Sokak aralarında gezdikçe ilginç heykeller ve eserler karşınıza çıkıyor. Duvarlardaki grafitiler sokakları sanat galerisine çeviriyor. Karşıdan karşıya geçmek için yol kenarında beklerken bir anda trafik lambalarının kadın ve Māori figürlerinden oluştuğunu fark ediyorsunuz ve yüzünüzde bir tebessüm oluşuyor. Ayrıca Wellington dünyada kahve konusunda en iddalı şehirlerden biri. Kısaca Auckland ne kadar sade ve sıkıcıysa, Wellington da bir o kadar kişilikli, şımarık ve eğlenceliydi.

Taranaki dağı bana biraz Japonya’daki kuzeni Fuji dağını anımsattı. Gölleri çevresine toplamış etrafta başka rakip dağ olmadan tek başına tüm heybetiyle oturuyor Taranaki. Kahvaltımızı Taranaki dağını görme umuduyla Waikato gölünde yapmaya basladık. Sabırla dağın, bulut kümesinin içinden çıkıp bize gülücük atacağı anı bekledik. Taranaki, sahneye çıkma konusunda naz eden şarkıcı, sıra sıra gelen bulutlar ise bir türlü açılmayan sahne perdeleri gibiydi. Beklemekten bıkan yar gibi atladık vanımıza ve yollara düştük. Bir anda kendimizi dağın eteklerinde bulduk meğer boşuna gölün kenarında beklemişiz. Taranaki dağı tüm güzelliği ile karşımızda bize poz veriyordu. Dağın zirvesi bembeyaz karlarla kaplı aşağı doğru koyu gri siyah renkleri, eteklerine doğru yeşil ve bej renkte bitki örtüsüyle buluşuyordu. Manzara tek kelimeyle muhteşemdi.

Tongariro Ulusal Parkı, Yeni Zelanda’nın en meşhur doğa yürüyüşü rotalarından biri. Ngauruhoe, Tongariro ve Ruapehu dağlarının volkanik tepeleri arasında geçen yürüyüşe Tongariro Geçişi (Tongariro Alpine Crossing) deniyor. Biz de dağların birleştiği noktada bulunan doğa harikası göl birikintilerini görmek için Tongariro Ulusal Parkına yola çıktık. Yeterince erken yola çıkmadığımız için milli parka vardığımızda havanın kararmasına sadece bir kaç saat kalmıştı. Dolayısıyla yürüyüşü yapamadık. Onun yerine vanlarımızı, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde ‘Mount Doom’ olarak da bilinen Ngauruhoe Dağı’nı görecek şekilde park edip keyifle yemeğimizi yedik ve Yeni Zelanda şaraplarımızı yudumladık.

Benim fazla ilgi duymadığım ama ikizim Doğa ve eşim Mert’in hastası olduğu J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi kitabının beyaz perdeye uyarlandığı film setleri, Yeni Zelanda’nın bir çok köşesine dağılmış. Elimizden geldiğince bu kutsal yerleri yüzük aşkına tavaf etmeye çalıştık. Bu yerlerden en bilineni elbette ki Hobbit köyüdür (Hobbiton). Şahsen para tuzağı olduğu kanısındaydım ama yola çıktığımızda, Mert o kadar keyifliydi ki pek sesimi çıkarmadım. Fakat Hobbiton’a varınca sıradan bir yer olmadığını anladım.

Yüzüklerin Efendisi film yönetmeni ve ekibi set araştırması yaparken helikopter üzerinde Matamata yakınlarında Alexander ailesine ait etrafı koyunlarla kaplı, bu masalsı çiftliği görüyor. Konuyu görüşmek için çiftliğe sürpriz ziyaret düzenliyor. Film ekibi, evin kapısını çaldığında, çiftlik sahibi Ian Alexander’i rugby maçını izlerken yakalıyor. Ian da maçı kaçırmamak için meşgul olduğunu söylüyor ve ekibi geri çeviriyor. Yönetmen Peter Jackson çiftliği çok beğendiği için Alexander ailesiyle bir kez daha görüşme ayarlıyor. Bu sefer, film ekibini Ian’ın oğlu Craig karşılıyor. Craig çiftliğe gelenin kim olduğunu çok iyi bildiğinden, hemen o gün çekim konusunda anlaşıyorlar.

Köy, ilk olarak Yüzüklerin Efendisi üçlemesi için düzenleniyor. Film çekimleri bittikten sonra da tüm Hobbit evleri ve dekorlar sökülerek çiftlik eski haline dönüyor. Alexander ailesi, ekibin, Hobbit filmi için köyü yeniden kuracağı haberini alınca, bu sefer bu masalsı yapının kalıcı hale getirilmesi ve ziyaretçilere açılması konusunda ekiple anlaşır.

Evlerin bazıları 1 metreden küçük yapılmış bazıları ise 3 metre boylarında. Bunun sebebi Hobbit rolünü oynayanlar yüksek tavanlı evin yanında durduğu sahnelerde onların kısa olduğu algısını veriyor. Tam tersi Gandalf gibi iri figürler ise ufak boydaki Hobbit evlerinde çekilen sahneler sayesinde Hobbitlerden uzunmuş gibi duruyor. Buna zorlanmış perspektif (forced perspective) deniyor.

Hobbiton’un en ilgi çekici detaylardan biri, Bilbo Baggins’in evinin üzerindeki kocaman meşe ağacının sahte olması. Dahası her Hobbit evinin (Hobbit hole) bir teması var. Şirinlerdeki gibi aslında. Ressam hobbit, peynirci hobbit, terzi hobbit ve marangoz hobbit… Evler bu detaylar baz alınıp dekore edildi. Evlerin içine girip boş olduğunu görüp, göz yaşlarına boğulan ziyaretçiler varmış, bu hobbit yuvaları o kadar gerçekçi yani. Rehber eşliğinde Hobbit köyünü gezerken her bir hobbit evinin ince detaylarla inşaa edildiğini görebiliyorsunuz. Gerçekten masalsı bir köy yaratılmış. Her an köşeden Gandalf ya da Frodo çıkacak gibi hissediyorsunuz.

Gezimizi bitirip Avusturalya dönüş uçağımıza binerken, arkadaşlarımızın Güney ada hakkında söyledikleri aklıma geldi. Kuzey adadan bu kadar etkilendiysek, kim blir Güney ada ne kadar güzeldir diyerek ülkeden ayrıldık…

Hermitage Denince Aklınıza Sadece Müze Geliyorsa Bir Daha Düşünün!

2014 yazında babamla Baltık gezisine gittiğimde, ilk durağımız, Rusya’da St. Petersburg’du. Elbette orada ilk olarak muhteşem bir yapı olan Hermitage müzesine uğradık. Bu gezinin en güzel tarafı babamla gidiyor olmamın yanında tur rehberinin dayım olmasıydı. Zarif St. Petersburg şehrinin göbeğinde alabildiğince görkemliydi Hermitage. Turkuaz renk duvarlarını beyaz motifler çevreliyordu. Duvarların kenarlarındaki altın varaklar anında dikkat çekiyordu. Hermitage müzesinin kapısında sabırla içeri girmeyi bekliyorduk.

Normal şartlar altında, dayımın anlattıklarını dinleyecek, Rus tarihi ile ilgili güzel bilgiler öğrenecektik. Turdaki katılımcılar olarak toplamda 20 kişiydik. Müze yetkilileri dayıma 10 kişiden fazla grup halinde girilemeyeceğini söyledi. Böylelikle dayım beni oracıkta tur rehberliğine atadı. Eeee daha önce yapmadığım bir şey değildi. Üniversitede öğrenciyken ikizimle birçok kere Türkiye’nin çeşitli illerinde liderlik ve rehberlik yaptık.

Ben daha olayı kavramaya çalışırken dayım elime mikrofonu tutuşturdu. “Rastgele!” deyip yanımızdan ayrıldı. Yanımda mükemmeliyetçi bir Rus sanat tarihi uzmanı bitiverdi. Vladimir bana konuları İngilizce anlatacak, ben de onları anlayıp bir çırpıda Türkçe’ye çevirecektim. I.Nicholas, II.Catherine’ı aklımda tutayım derken tüm Romanov hanedanı çorba oluverdi. Tabii bizim mükemmeliyetçi Rus rehber şanlı tarihi karışırdığım için bana sinir oldu bir kere! Teyid etmek için ben soru sordukça sinirli sinirli cevap veriyordu Vladimir…

Tam isimleri kavrıyorum, konuyu güzelce çevirip anlatıyorum bu sefer vurucu kelimenin Türkçesi aklıma gelmiyor! Arada aslan babam sufle verip çeviriye yardımcı oluyordu. Hatta bir ara baba sevgisi kabarmış olacak ki, koruyucu bir tavırla, Vladimir’i kaşla göz arasında fırçaladı. Ona “Sen sanat tarihi uzmanısın, benim kızım sanat tarihine meraklı olduğu ve çeviri yapabileceği için, asıl tur rehberi olan dayısı onu gönüllü olarak yapması için seçti!’ deyip, “lütfen ona karşı daha anlayışlı ol!” diye de ekleme yaparak sevgili Vladimir’in ağzının payını verdi.

Sert taşa çarpan Vladimir kafa karıştırıcı detaylardan vazgeçip özet şeklinde anlatmaya başladı. Benim de heyecanım yatıştı. Adeta 40 yıllık rehber gibi konuları anlatıverdim. Heyecan içinde geçen rehberlik görevimden sonra gruptan ayrılıp üst katlardaki sanat tablolarını bir solukta gezdim. Tarihi geçmişi, kültürel mirası ve sanat eserleri zengin ve çeşitliydi. Tebessümle Hermitage’dan ayrılıp Baltık gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Sene 2018, Hermitage’in güzelliğini ve görkemini bizzat kendi gözlerimle gördüğümden, işe giderken bir afiş dikkatimi çekti. “Masters of Modern Art from Hermitage – Hermitage’dan Modern Sanatın Ustaları” sergisi Sydney’e gelmişti. Elbette bir sanat sever olarak ilk fırsatta galeriye koştum. İlk olarak sergiyi kendim gezdim tablolara tek baktım, notlarımı aldım. Rehber eşliğinde sergiyi yeniden gezmeye başladım. İçeri girdiğimde ünlü ressamlar ve onların tabloları tüm ilgimi çektiğinden, serginin temasıyla pek ilgilenmedim. Girişte yazan açıklamaları hızlıca okuyup eserlerin olduğu kısma koştum.

Rehber eşliğinde gezerken teması daha çarpıcı geldi. Rehberimiz öncelikle ‘hermitage’ kelimesinin anlamını açıkladı. Böylece bende taşlar yerine oturdu!

Eski yıllarda, her evde bir ‘Hermitage alanı’ bulunurdu. Bizim bildiğimiz ‘The Hermitage Museum’ aslında sözlükte ikinci anlama geliyor. Hermitage’in sözlükteki ilk kelime anlamı “inziva yeri” olarak geçiyor. İngilizce’de de benzer şekilde “refuge, sanctuary, hideaway, ve hiding place” diye açıklanıyor. Yani evin ya da malikanenin büyüklüğüne bakmaksızın Avrupa’da ev sahipleri kendilerine ait “inziva alanı” oluştururdu.

Kahramanımız Sergei Shchukin tam da bunu yapmış! 20. Yüzyılın başlarında endüstri devrimini yakından takip eden Sergei, sanayide kullanılan yenilikleri Rusya’ya getirdi. Bu yenilikleri tekstil alanında kendi sistemlerine eklemledikleri için kısa zamanda hatırı sayılır bir servete sahip oldu. İmkanları sayesinde Fransız avangard (avant-garde/yenilikçi) sergilerini gezip, Paris’ten dönemin önde gelen ressamların tablolarını koleksiyonuna ekliyordu.

Sergei Shchukin önde gelen Rus ressam ve sanat eleştirmenlerin sert eleştirilerine kulak asmadan Fransız empresyonist ressamlarla yakın ilişkiler kurup daha değerleri Avrupa’da anlaşılmadan bu koleksiyoner tarafından keşfedildi.

Sergei ilk Henri Matisse ile karşılaşmış, onun tablolarındaki renk cümbüşünü gördüğünde eserlerine karşı büyük hayranlık beslemeye başladı. İlk mavi detayları olan tabloyu Sergei satın almasına rağmen Matisse son anda fikir değiştirerek tablonun mavi olan kısımlarını komple kırmızıya boyadı. Matisse’in asiliğine ses çıkarmadan Sergei onun tablolarını bayıla almaya devam etti. Ressamların en büyük arzusu, sanatını istediği şekilde, kimsenin müdahelesi olmadan icraa edip, karşılığında parasını almabilmektir. Matisse, bu alış-verişe atıfta bulunarak: “Sergei benim tam da istediğim gibi bir patron” demiştir.

Sergei ile Picasso’yla da tanışmış tablolarına göz attı. Sergei Picasso’nun eserlerini “çok kasvetli ve iç karartıcı” buldu. “Fakat bu hislere kapılmama neden olduğu icin Picasso’nun eserlerini alacağım” deyip tablolarını satın aldı.

Picasso’nun eserleri Sergei’de rahatsız edici duygular uyandırması ve buna rağmen satın alması enteresan bir detayı gözler önüne serer. Matisse Sergei’in gözdesidir ve 30’a yakın tablosunu koleksiyonuna katmıştır. Ancak Picasso’nun 50’den fazla tablosu da Sergei’in evinin ‘başka’ bir köşesine asmıştır! Sergei tablolarını kendisinde uyandırdığı duyguları baz alarak seçiyor. Ve bu duyguları iyi kötü olarak ayırmıyor. “Eger bir tablo size psikolojik bir şok yaşatıyorsa onu satın alın, bu duygu o tablonun ne kadar iyi olduğunun kanıtıdır” diye açıklıyor.

Sergei tek kelimeyle Matisse’in eserlerine kafayı takmıştır. Matisse’in seramik üzerine çizdiği insan figürlerinin detayını onun için tablo haline getirmesini ister. Böylece Matisse dünyaca ünlü eserleri olan Dans ve Müzik tablolarını Sergei için hazırlar. Bu eserlerin çizim aşamasında Matisse’in modelleri saatler süren pozlar verdi. Bu modeller arasında ünlü balerinler de bulunuyor. Büyük boy Dans ve Müzik tabloları senelerce Sergei’in Trubetskoy Malikanesinde baş köşede asılı durdu. Matisse bilhassa kendi eserlerini alt alta ve yan yana olacak şekilde sık aralıklarla asıp tablolarının bulunduğu odayı tam bir göz şölenine dönüştürdü.

1908’de Sergei topladığı sanat eserlerini diğer sanat severlerle paylaşmak için evini her pazar halka açtı. Sergei’in evi bir çok ressamın ve modern sanatseverin önemli bir durağı haline geldi. Bu sayede birçok sanatçı nefes kesen tablolardan ilham alıp o dönemin Rus avangard ressamlarının-Natalia Goncharova, Mikhail Larionov ve Kazimir Malevich – gelişiminde eğitici rolü oldu.

Sergei’e koleksiyonunda bulunan tüm empresyonist ve post-emresyonist tabloları 250’ye yakındır. Eserler günümüzde Hermitage müzesinde sergileniyor ama onların “millileştirilmesi” Rus Devrimi’ne rastlıyor.

1917’de Bolşeviklerin kazandığı devrimde, ölüm korkusu nedeniyle, Sergei Rusya’dan kaçmak zorunda kaldı. 1918’de geride kalan eserler Lenin tarafından millileştirildi, bunun anlamı tüm tablolar artık devlete ait olup müzelerde sergilenecekti. Fakat sonrasında Stalin daha radikal bir karar aldı. Tüm Fransız empresyonist eserleri ‘burjuvayı’ temsil ettigi icin yok edilmesini istiyordu. Bu sebeple içlerinde Cezanne, Kandinsky, Monet, Picasso ve Matisse gibi ünlü ressamların yer aldığı yüzlerce tabloyu toplatıp depolara kaldırttı. Bunları yazarken Stalin’in bir anlık sinirle eserleri yakmadığı için sükrettiğimi fark ettim.

Stalin eserleri toplatmakla meşgülken, Sergei biricik hazinesini hatta mabedini geride bıraktığı için yıkıldı. Bu terkediş ve hazin kayıp onu o kadar derinden yaralamıştır ki tüm ısrarlara rağmen bir daha asla tablo satın almamış, adeta sanata küsmüştür!

Gizem BEKAROGLU