SİDNEY’DE OKYANUSA GÖZ KIRPAN HEYKELLER (Sculpture by the Sea)

Gizem (BEKAROGLU) BERBEROGLU

Bir çok ülkede olduğu gibi Avusturalya’da da iki büyük şehir aralarında kıyasıya yarışıyor. Melburn ve Sidney her konuda liderliği göğüslemeye çalışıyor. Melburn kendini kültür ve sanat şehri olarak tanımlarken, Sidney ise ülkenin finans merkezi. Sidney yarışa sanat alanında, kendine özgü bir etkinlikle katılıyor. Doğal güzelliklerini sanat eserleriyle harmanlayıp ortaya görsel bir şölen çıkarıyor.

Avustralya okyanus kenarındaki sahilleriyle meşhur. Avusturalya kıtası, boylu boyunca muhteşem manzalarla çevrili. Arabanızı okyanusa doğru sürdüğünüzde karşınıza eşsiz bir sahil çıkması neredeyse kaçınılmaz. Avusturalya sahilleri devlet tarafindan çok sıkı bir şekilde korunuyor. Türkiye’nin aksine sahil kenarında otel, kafe ve restoran gibi yapılar görmeniz çok zor.

Sidney, bilindiği gibi ülkenin en kalabalık şehri. Sidney’in doğusundaki sahiller ise sörfçülerin, yerli ve yabancı tursitlerin sık tercih ettiği bölgeler. En bölgenin en popüler sahili de Bondi’dır (Bondi Beach).

Avusturalya’nın neredeyse her tarafında yürüyüş yolları var. Şehir merkezinden çıkınca aşağı yukarı bir saat içinde doğa yürüyüşü yapabilirsiniz. Özellikle kısa süreli gelen turistler genelde Bondi sahilinden başlayarak Coogee sahiline yürüyor (costal walk). Böylece ülkenin en güzel sahillerini kısa sürede yürüyerek görebiliyor. Bu sahiller zaten başlı başına görsel şölen niteliğindeyken bu güzelliğe ek olarak bir de yürüyüş yolu boyca irili ufakli değişik şekillerde sanat eserlerinin serpiştirildiğini hayal edin.

Sahil Kenarindaki Heykeller adlı açık hava sergisi, her yıl Ekim ayında başlıyor ve üç hafta sürüyor. Sahil kenarına yerleştirilen heykelleri, Avusturalya da dahil dünyanın çesitli ülkelerinden sanatçılar yolluyor. Eserler arasından her yıl juri tarafından ödüle layık görülen heykel seçiliyor. Heykeller iki kilometre uzunlugundaki sahile yerleştiriliyor. Bu organizasyon, dünyanın en geniş alana yayılan sanat etkinliği ünvanını taşıyor. Ayrıca ücretsiz!

Ben ilk kez 2018’de gittim. 2019’da ise 23.sü düzenlendi. Beni en çok etkileyen şey irili ufaklı eserlerin doğayla bir arada sunumuydu. Bazı heykeller sahile o kadar güzel yerleştirilmiş ki sergi olduğunu bilmesem sonradan konduğunu fark etmem imkansızdı. Ama öyle eserler de var ki ya rengiyle ya da boyutuyla tüm dikkatleri üzerine topluyor.

Beni bu sene en etkileyen eser Avusturalyalı sanatçının viewfinder (görüş arayan) adlı eseri. Uzaktan bakınca dört köşeli bir bacayı andırıyor. Ama dikkatli bakınca eserin içine ayna yerleştirildiğini fark ediyorsunuz. Aynaya bakınca dik açıdan yararlanılarak, dalgaların kayalara vuruşunu izliyorsunuz. Sanki başka bir boyuta geçiyormuşçasına orada dalgaların hareketini televizyon izler gibi gözlemliyor. Sanatçı farklı açılardan bakıldığında kişinin farklı derinlikleri nasıl fark edebileceğini vurgulamak istiyor.

Serginin bir bölümünde tüm heykellerin minyatürlerinin bulunduğu bir kapalı alan bulunuyor. Bunun sebebi ise yaşlı ve engelli sanat severlerin de eserleri gezip görebilmesini sağlamak. Sergiyi düzenleyen ekip bu sayede toplumun tamamının bu görsel şöleni deneyimleyebilmesini sağlamış.

Eserler heykeltraşlar ve organizasyonla ilgili daha fazla bilgiye https://sculpturebythesea.com’dan ulaşabilirsiniz.

Aborjin Kültür ve Sanatı

Gizem BEKAROGLU BERBEROGLU

Avustralya’da Aborjin tarihinin 60,000 ila 80,000 yıllık bir geçmişi var. Arkeologlar, bu kültüre özgü toprak boya kullanılarak bırakılan kalıntıların en az 40.000 yıl öncesine dayandığını saptadı. Kalıntılarda kültürel mirasın kendine has üslubu içinde yazılı belgeler yerine görsel ikon ve semboller kullanıldığı; özellikle hayatta kalma tekniklerinin ve arazinin nasıl verimli kullanılacağının hikâye anlatım tekniği ile betimlendiği ve nesilden nesile aktarıldığı görülür.

Bütün ilkel toplumlarda olduğu gibi Aborjinlerin toprağa olan bağlanımı çok kuvvetlidir. Aborjin anlayışı toprağın insana ait olamayacağını, ancak insanın toprağa ait olabileceğini vurguluyor. bu sebeple sahiplenici olmak yerine kollektif, paylaşım ve harmoni içinde süregelen bir yaşam biçimine dayalı.

Aborjin sanatının en bilinen tarzı olan nokta boyamada, avcı toplayıcı kültürünün özellikleri ve kuşbakışı görünüm hakimdir. Bu noktaların, saldırganlardan ve sömürgenlerden bilgi saklamak için bir nevi şifre ya da gizli bir iletişim aracı olarak kullanıldığına inanılıyor.

Kaya boyama, gravürler, kabuk boyama ve oyma en bilinen Aborjin sanat türleridir. Aborjinler binlerce yıldır toprak boyaları kullanarak özellikle vücutlarını ve kayaları boyadılarsa da asıl eserleri, 1930’lardan sonra oluşmaya başladı. Aborjin ressam, Albert Namatjira ilk batı tarzı manzara resimlerini sulu boya tekniği kullanarak yaptı. 1937 yılında, Albert Namatjira’nın ilk resim sergisi, Güney Avusturalya eyaletinin başşehri Adelaide’de sanatseverle buluştu.

1970’lere kadar sulu boya, Aborjin sanatçılar tarafından en tercih edilen teknik oldu. Fakat sonradan, toprak boya yeniden tercih edildi. Sanatçıların, Aborjin hikayelerini ve ritüellerini pano ve tuvale aktarması konusunda teşvik edildi. Böylece uluslararası ün kazanan, Aborjin sanat akımı doğdu. Bu akım, 20. Yüzyılın en heyecan veren modern sanat formu olarak kabul edilir.

Bu akım sayesinde, Avustralyalı Aborjin sanatçılar kendi yaşadıkları bölgeye ve dillere özgü bir sanat formu ve kimlik oluşturdu. Bugün, bir resmin renklerine ve tekniğine bakıp nerede yapıldığına dair bir fikir yürütülebiliyor. Clifford Possum Tjapaltjarri’nin “harita serisi” ve Emily Kame Kngwarreye’nin “Evrenin Oluşumu tablosu” en bilinen Aborjin eserlerdir.

İnsanlık tarihinde, Yöresel Aborjin sanatı, tartışmasız en eski ve varlığını en uzun sürdüren kültürel birikim olmanın haklı gururunu yaşıyor…

Avustralya ve Göç

                            Gizem BEKAROGLU BERBEROGLU

Elbet bir çoğumuz hayatlarını ve yaşanmışlıklarını, çantalara doldurup, bilinmeyen diyarlara göç etti ve etmeye de devam ediyor. Kimileri gittikleri ülkelerde kaldı ve yerleşti. Kimisi ise belli bir süre kaldıktan sonra vatanına geri döndü. Benim göç hikayem bir çoğumuzun hikayesine benziyor. Erkek arkadaşım yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla Avustralya’ya yerleşti. Ben de belli bir zaman sonra onunla evlenip peşinden Sidney’e göç ettim. İşten ayrılıp, eşyaları kutulayıp ülkeden ayrılma hazırlığı mı beni daha çok zorladı, yoksa yeni bir ülkeye gelip oraya alışmak mı daha zordu tam emin olamıyorum.

Bu sebeple uzmanlar, göçün etkilerini göç-öncesi, göç süreci ve göç-sonrası olmak üzere üç evreye ayırarak değerlendiriyor. Avustralya, göç sonrası diye bahsettiğimiz sürece bir hayli önem veren ve etkin programlarla yöneten ülkelerden biri. Elbette Avustralya’nın muhafazakar göç politikalarını, tarih boyunca göçmen alırken uyguladığı ayrımcı tutumunu da unutmamak gerekiyor. Fakat yasal yollardan gelen mültecileri ve vasıflı göçmenlerini topluma kazandırmak için devlet destekli programları geliştirip uygulanması konusunda ciddi teşvikleri var.

Kar amacı gütmeyen kuruluşlar aracılıyla, göçmenler ve mülteciler İngilizce öğrenmeleri için kurslara yönlendiriliyor. Geldikleri ülkede edindikleri meslekleri icra edebilmeleri için denklik ve uyum programlarına kayıt ediliyor. Birçok kurum ücretsiz öz geçmiş hazırlama hizmeti sağlıyor. Avustralya’da ev kiralamak için referanslara ve konut geçmişine ihtiyaç duyulur. Bu yüzden ev kiralamak baya zorlu bir süreç. Bu süreci anlatan ve destek sağlayan danışman kuruluşlar var. Çocukların okula kaydolması, kimliklerin ve sağlık belgelerinin çıkarılması bu hizmetlerden sadece bazıları…

Avustralya’nın göç politikalarının gelişimi sürecine baktığımızda yukarıda bahsettiğim gibi ciddi ayrımcılıklara şahit oluyoruz. Bağımsızlığını elde etme konusunda, Avustralya’nın süreci Amerika Birleşik Devletleri’nden çok farklı gelişiyor. Başlangıçta, ABD ve Avustralya, ikisi de İngiliz (Birleşik Krallık) kolonisi olarak kuruluyor. Fakat Amerika’daki 13 koloni ödediği yüksek vergilerden ötürü ve o zamanın güç dengeleri yüzünden, Fransa’nın da desteğini alarak İngiltere’ye karşı ayaklanıyor. 7 yıl süren direnişten sonra 1776 yılında ABD bağımsızlığını elde edip İngiltere ile tüm bağlarını kopartarak kendine özgü devlet yapısını ve politikalarını geliştiriyor.

Avustralya’da ise bağımsızlık ya da kurtuluş günü yoktur. Britanya ile bağlarını hiçbir zaman tamamen koparmaz. Avustralya hala daha İngiliz Uluslar Topluluğu’nun bir parçasıdır. Coğrafi konumundan dolayı, Avustralya’nın Kanada ve ABD’ye nazaran daha uzakta olması, İngilizlerin Avustralya’da bulundurduğu temsili hükümet ile iletişiminin aylar sürümesine neden oluyordu. Bu da İngilizlerin bölge üzerindeki etkinliğini azaltıyordu. Sömürge yönetimini sürdürmek için büyük çaplı bir ordunun konuşlanması durumu, Britanya için ciddi bir maddi külfetti. Bunlara ek olarak, Avustralya’da İngiltere’ye rakip olacak, Fransa ve Hollanda gibi, başka bir sömürgeci birlik olmadığından, Britanya kendi isteğiyle kıtanın yönetimini zaman içinde sömürgecilere güç kullanmadan bıraktı.

Avustralyalılar kendilerini tanımlarken İngiliz değerlerini temel aldılar. Bu sebeple, 1900’lerin başında Avustralya yönetimi, anayasasını oluştururken göç politikalarını belli tebaaya yönelik belirledi. Beyaz Avustralya politikasını kabaca açıklamak gerekirse, Avrupa ya da Britanya kökenli olmayan göçmenlerin Avustralya’ya gelmesini engelleme amaçlı bir devlet politikasıdır. Birçok kaynağa göre bu ayrımcılığın başlıca sebebi, Avustralya’nın düşük sayıda olan nüfusunu sadece İngilizlerin ve İrlandalıların gelmesine izin verecek şekilde arttırmayı hedeflemesiydi.  

Avustralya Başbakanı Ben Chifley, 1945-1949 yılları arasında ayrımcılığı bir adım daha ileri götürüp savaş sonrasında Asya’dan ülkesine dönen askerlerin gelirken yanlarında Asyalı eşlerini ve çocuklarını getirmelerine bir süre izin vermedi. Aynı başbakan özellikle Baltık ülkelerinden (Estonya, Letonya ve Litvanya) göçmenlerin gelmesini istedi. Bunun sebebi ise çoğunluğunun eğitimli, vasıflı, sarışın ve mavi gözlü olmalarından kaynaklanıyordu.

Temsilciler meclisi üyesi James Black Ronald, 1901’de ideal Avustralya’nın kar gibi beyaz, kusursuz ve ari kalması gerektiğini vurguladı. Beyaz ırkın üstünlüğünü kabul eden politikalar yüzünden maalesef demografi ve anlayış ayrımcılığı temel alınarak göç politikaları şekil aldı. Avustralya’nın aksine, ABD, İngiliz kimliğinden hızla sıyrılarak Avrupa’dan Meksika’dan ve Asya’dan göçmenlerin gelmesini teşvik etti.

Avustralyalıların, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda verdiği kayıplar yüzünden nüfusu 8 milyonun altına düştü. Avustralya doğal kaynakları ve bakir toprakların bolluğu yüzünden hemen yanı başında olan ve küçük karasal alanlara sıkışık bir şekilde yaşamaya çalışan Asya ülkelerinin tüm dikkatlerini üzerine çekiyordu. Buna ek olarak, Japonya’nın 100 milyondan fazla nüfusu, Endonezya’nın ise 200 milyona yaklaşan nüfusuna karşı koyması neredeyse imkansızdı. Bu yüzünden Avustralya politikacıları bir an önce göç yasalarını değiştirmeleri gerektiğini anladı.

Beyaz Avustralya politikasının şartları 1960’larda hafifletilip, 1973’te ise yürürlükten tamamen kaldırıldı. Avustralya’da ayrımcılığı ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılan çok kültürlü politikalar uluslararası toplum tarafından takdirle karşılandı. Fakat neredeyse bir asır boyunca süre gelen beyaz ırkın üstünlüğünü vurgulayan politikalar toplumun anlayışına ve işleyişine nüfus etti. Avustralya toplumu bu ayrımcı anlayışından ne ölçüde kurtulduğu ciddi bir tartışma konusu. Victoria eyaletinin başşehri Melburn’de bu tartışmayı bir adım daha ileri götürüp, Avustralya’nın göç tarihinini gözler önüne seren bir müze bulunuyor.

Devlet destekli Melburn Göç Müzesi (Immigration Museum) kişilerin neden yaşadıkları yeri bırakıp başka ülkeye göç ettiğini anlatıyor. Daha iyi yaşam çoğu zaman bireyler içinde bulundukları standartları yükseltme isteğinden ötürü bulundukları ülkeyi kendi iradeleri ile terk ediyor. Bazı istenmeyen durumlarda ise kişiler ülkelerini kendi iradeleri dışında terk eder. Savaş yüzünden bazen hayatta kalmanın tek koşulu ülkeden çıkıp gitmektir. Özgürlük için hatta sadece hayatta kalabilmek için yer değiştiriliyor. Doğal afetler kitlelerin toplu halde ülkeden ayrılıp güvenli bir sığınak aramasına neden oluyor. Aile birleşmesi Avustralya’ya asıl göç nedenlerinden biri. Evlilikler güçlü aile bağları yüzünden bir çok insan Avustralya’ya göçmüştür.

Müzenin ilerleyen bölümünde ise Avustralya’nın muhafazakar göç politikasını kronolojik olarak açıklıyor. Göçmenlerin çoğunlukla ötekileştirmeye, ayrımcılığa ve yabancı düşmanlığına maruz kaldıkları yerler, genelde toplu taşım araçları oluyor. Müzenin bir kısmında buna örnek teşkil edecek bir sahneyi video kaydı olarak yer veriliyor. Böyle bir durumda, diğer Avustralyalıların ayrımcı şekilde davranan kişiyi uyarması gerektiğini ve yabancılara karşı daha anlayışlı olunması gerektiğini vurguluyor. Elbette bu hepimizin kişisel eleştiri yapmasını gerektiren bir durum.

Müze etkinlikleri kapsamında belli aralıklarla göçmen toplumların kimliğini, kültürlerini gelenek ve göreneklerinin anlatıldığı aktiviteler ve festivaller de yapılıyor. Benim müzeyi ilk kez ziyaret ettiğim sene, yani 2018’de Türkiyelilerin Avustralya’ya göç etmesinin 50. yıl dönümüydü. Buna ithafen, Ankara’daki Avustralya Büyükelçiliği’nin girişimi ile Melburn Göç Müzesi’nde çeşitli etkinlikler düzenlendi. Müzede Türkiyeliler ve Kıbrıslı Türkler ile ilgili detayları öğrenme şansı buldum. 1968 yılında ilk Türk kafilesini taşıyan uçak Sidney’e indiğinde, Türkiye’den gelen göçmenleri Kıbrıslılar karşıladı. Kıbrıslı Türklerin Avustralya’ya göç etmesi ise 1940’lı yıllara dayanıyor. Kıbrıslı Türkler, Beyaz Avustralya politikasının uygulandığı o yıllarda, Avustralya’ya kabul edilen Müslüman gruplardandı. Bilgilendiren ama yeri geldiğinde geçmişte yapılan yanlışlıkları gösteren, bu hatalardan dersler çıkarmamıza vesile olan müzelerin, kurumların ve etkinlerin her ülkede artması dileğiyle…